« Önceki | Sonraki »

18/10/2006

ÜÇ-BEŞ HAZİRAN

Üç haziranı dördüne bağlayan gecelerde ayrılık yazılarına mı mahkûm edildi kalemim. Bir ayrılık yazısıyla başlayan, yaz ayları... İki bin beşin üç haziran gecesi yazmıştım ‘Son Veda Zamanı’nı. Ve bir yıl sonra tam da aynı saatlerde kaleme aldım ‘Hangimiz Suçlu’yu.

            Ayrılık yazıları, aslında yüzleşme satırlarıdır. En azından benimkiler öyle. Şayet son görüşme yapılıyorsa dostlar arasında; bütün kartlar açılır. Hiçbir şey gizli kalmaz o dakikalarda. Karşı tarafın kırılması korkusuyla saklanan ne varsa, biraz da acımasızca ifşa edilir. El altından sorgulama seansı da sayılabilir son görüşmeler.

            Son görüşmeler her zaman yüz yüze yapılmaz. Eğer bir taraf, nokta koymuşsa sürece; yapılacak tek şey; ilişkiyi defnetmektir. İlişkinin kapsamı neyse.. Dostluk ya da aşk.

            Ben hep haziranlarda kaybettim dostlarımı. Üç haziran geceleriyse; aramızdaki kılıç olmuştur dostluk yatağında. Elbette her şey o geceden ibaret değil. -Öncesinde geçen bol acılı ve ıslak günlerin son demi- daha uygun bir sıfatlandırma olsa gerek üç haziran gecelerim için.

            Tuhaftır; ‘Hangimiz Suçlu’yu, üç haziran gecesi yazdığımı beş haziran gecesi fark ettim. Başka bir yazı planı varken zihnimde; bu satırları karalamaya başladım hayat defterime.

            Genellikle öyle olmaz mı? Çok başka düşüncelerle çıkılan yolda, istikamet değişiverir. Adımladığımız yollara hâkim olamayız ân olur ki. Ve merhale merhale şekil değiştirir ilk gâyemiz. Yolun sonuna geldiğimizde; şaşırırız. Hedeflerimizin peşinde nefes nefese kalırken; umursamadıklarımızın veya planda olmayanların koynunda buluvermemiz kendimizi şaşırtıcı değildir de nedir!

            Gitmek nedir ey sevgili kâri? Sen, bana sor da ben söyleyeyim. Gitmek... Nereye, niçin, ne zaman, kiminle?

            Gitmek teması; Amerikan Edebiyatı’nın en bereketli malzemesi olarak kabul edilebilir. Gitmek temasının ve Amerikan Edebiyatı’nın en güzel buluşması; bence ‘Esirgeyen Gökyüzü’nde gerçekleşmiş, Paul Bowles’ın refakatinde. Orijinal adı; Sheltering Sky olan bu kitap daha ziyade film adı olan ‘Çölde Çay’ olarak bilinir. Kitapta Port Ve Kit’in omuzlarına yüklenmiş, yolculukların, gidişlerin, terk edişlerin, arayışların, kaybedişlerin, vazgeçişlerin, serzenişlerin yükü. Port ve Kit’i; turist değil seyyah oldukları ve bulmak için değil arayış içinde olmanın o acı verici zevkini tatmaya karar verme becerisine sahip oldukları, dahası içine doğdukları kültürü reddebilme cesareti gösterdikleri için severim. Yâni gitmenin içini tam anlamıyla doldurdukları için.

            Gitmek. Eğer beynini demir muhafazalar altına saklayıp; kapkalın simsiyah perdeler arkasına gizleyip çıkıyorsan yola; dünyanın öbür ucuna da gitsen boşuna. Aynı sen, aynı sen. Giderek küreselleşen ve kocaman bir köy olma yolunda koşar adım ilerleyen dünyada; marifet çekip gidebilme değil, omuzlarının üzerindekinin muhasebesini yapabilmektir. Yok illâ mekan değişikliği isteniyorsa; hiç bilinmedik bir yer olmalı. O yerde, daha önce hiç anısı olmamalı yolculuğa çıkan kişinin. O şehrin, sözlüğündeki karşılığını yeni kararlarıyla tamamlamalı. Kendi kendisiyle geçirdiği günlerin hâtırları doldurmalı o şehri. Kişi yalnız olmalı ki; kendi kendisini kayıramasın. Acımasızca sorgulayabilsin. Ve hiç tanımadığı bu yerde tanınmamanın rahatlığını yaşayabilsin. Mesela; sokak ortasında ağlayabilsin. Ancak, ‘Şu köşeden bi tanıdık çıkar mı?’ sorusunun rafa kaldırıldığı bir ortamda en tarafsız hesaplaşmalar yapılır. En objektif sorgulamalar, en gerçekçi yüzleşmeler...

            En mühim ve hayatî kararların arifesinde gidilmelidir. Zira, önemli kararlara karışmak isteyen çok olur etrafta. Herkes bildiğini söyler. Halbuki  gerçek, başkalarının ağzından çıkıp gelmeyecektir. Hakikat, yürekte yatar. Ama kalbin sesi kısık olduğu için; ancak, sessiz bir ortamda baş başa kalınarak anlaşılabilir. Yoksa, kalbin feryatları yitip gider insan selinin boğucu nefeslerinde. 

            Hayat yolunun virajlarına gelindiğine; bilinmeyen yerlere yalnız gitmelidir insan. Dedik ya, sadece yalnızlığın yanında dili çözülür utangaç yüreğin.

            Peki ya içsel yolculuklar? El mahkûmdur bu yolculuklara yalnız çıkmaya. Psikolog veya psikiyatr çare değildir bu gibi seyahatlerde. İnsan, kendi geçmişinin tozlu sayfalarının tozlarının gözüne kaçmasına razı, çevirmelidir ilk sayfayı. Ve yolculuk başlar. İlmek ilmek gün yüzüne çıkar, vaktiyle kapıların arkasına kilitlenen pişmanlıklar. Silüetleri canlanır, öldürmeye çalıştığımız hatıraların. Pek çok kişinin geri dönemediği bu yolculuklardan dönebilmek zorsa da; dönen artık değişmiştir. Çünkü gitmiştir. Dönüp dönmediğini zaman gösterecektir.

            İnsan bir kere gitmeye karar verdi mi; yollar sıralanır önünde. Kapılar birbiri ardına dizilir. Seçtiğin yol, onlarca ayrımı barındırıyordur arka sokaklarında, yürümeden bilemezsin. Açtığın kapıların arkasında neler gizlidir, girmeden göremezsin.

            Gitmek harekettir. Uçmaya yazgılı ruhu, çepeçeve kuşatan monoton yaşama direniştir. Başkaldırı becerisi, dur diyebilme cesaretidir.

            Yazılar da bir nevî gitmektir? En azından benimkiler...

            Yazının tabiatında vardır, isyan, direniş, hareket. Ve sayfaya düşen her bir harf, yeni virajlar çizer tekdüze ve çiğnenmiş yollarda. Kapalı kapılara işaret eder, merakın katledildiği iklimlerde.

            Ve yazarın doğasında vardır. Virajların en keskinini, yolların en engebelisini ve kapıların en ağırını tercih etmek...

            Yazmak gitmekse şâyet ve yazar da seyyahsa; bu yazı ve yazıcı söz konusu kriterlere uydu galiba.

            Ayrılık hazanlarının hüzünlerine bulanmış bir hâlde, başladığım bu serüveni, gitmenin terapi etkisiyle noktalarken; im düşüyorum beş hazirana. Elveda dediğim sonların ve merhaba dediğim başlangıçların anısına...

                                                                                                                     

 

        Ebru Cengiz

 

 

 

 

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır