« Önceki |

25/1/2007

GÜZ İNTİHARI

GÜZ İNTİHARI

 

            Yıl buhran. Hüzün ayının ilk hicran ertesi. Mevsim sonbahar.

            Rüzgâr, iç ürpertici serinliliğin hoyratlığıyla eserken; usulca dokunuverdi; yapayalnız bir ağacın kupkuru dallarından birine. O dala son takatiyle tutunan kuru, kahverengi ve ısrarcı bir yaprak, savrulmaya başladı ağaçtan uzağa. An be an toprağa yaklaşarak.

            Belki yalnızlığın soğukluğu belki de rüzgârın ıssızlığından titreyen kalbimi, ısıtma ümidiyle biraz daha sarıldım montuma. Umutsuzluğun kopkoyu umuduna çaresizce uzanan ruhum; aldı cebine koydu, az önce kopan kuru yaprağın ağlayan gözlerini. Ellerim yanıyordu, kuru yaprağın üzgün yaşlarıyla. Tahammül etmeye çalıştım. Sıktım yumruklarımı. Kenetlendi dişlerim. Derken rüzgâr şiddetini artırmaya başladı. Direndim. Önce hızlı adımlarım yavaşladı. Montum kabarıyor, saçlarım dağılıyordu. Derken yavaşlayan ayaklarım taş kesildi. Gözlerim yanmaya başladığındaysa; şakaklarımda duyduğum acı, tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştı. Yine de tuttum vermedim, kuru yaprağın ağlayan gözlerini. Tuttum vermedim…

            Kan ter içinde uyandığım geceye alışan göz bebeklerime kazınmıştı, toprak yolda yatan cesedimin fotoğrafı. Uzanıp da tutmayı başaramadığım bardağımın yerde yuvarlanırken çıkardığı sesin böldüğü sessizlikte boğulmamak için alelacele doğruldum. Gözlerimi ovuşturdum, saçlarımı karıştırdım sıkıntıyla. Her daim yoksun olduğum yeni gün tutkusuna özlem duydum ilkin. Sıkıntı, özlem, yalnızlık cirit atıyordu yüreğimin ıssız koridorlarında. Tutkuyla çeşnilenmiş öfke nöbetlerinin akabinde istemeye istemeye kalkıp; yaklaştım pencereye. Gündüz bile örtülü olan insanlarla aramızdaki duvarı hışımla açtım. Gece fonunda renk cümbüşü yaratan kırmızı, yeşil, beyaz, sarı ışıklarla selamlaştıktan sonra; pencereyi araladım. Hoyrat esen rüzgâr hatırlatınca az evvel gördüğüm rüyayı ve orda yatan cesedimi acımasız bir ürperti kapladı içimi; titredim. Donuk bakışlarımı kucağıma alıp; mutfağa yollandım. Odalar ıssız, odalar sessiz. Hüznün hâkim olduğu evde ben, yalnızlığa prangalı bir zavallı.

            El yordamıyla girdiğim mutfağın lambası kamaştırdı gözlerimi. Isıtıcıya su koyup; çöktüm en yakınımdaki sandalyeye. Sağ dirseğimi masaya, alnımı avucuma dayayıp beklemeye başladım. Kaynamış suyun fokurtusu kaldırdı beni oturduğum yerden. Devasa ebatlardaki fincanımda kahveyle su, döne döne kaynaştıktan sonra;  tahammül edemediğim baş ağrısını dindirmek için kocaman bir yudum aldım. Dudaklarımdan sonra, dilimin ve gırtlağım yanışını mazoşistçe izlerken; sürüklemeye başladım ruhumun ağırlık yaptığı bedenimi.

            Duvarlarında akissiz çığlıklarımı, sonsuz feryatlarımı, yakıcı gözyaşlarımı saklayan odaya girince yatağıma yaklaşıp; başucundaki lambayı yaktım. Solgun ışıklar, kahve zemininde dans ederken; beni dehlizlerden kurtaracak bir çift kanat arayışına giriştim. Uzun zamandır giyilmeyen ya da hep giyilen fakat ne olursa olsun her zaman ortada olan kıyafetlerin altından bulduğum kalemi, yatağın ayakucunda duran kâğıtlarla birleştirince; yelkenler fora dedim. Edebî ebediyete intikâl etmek üzere.

            Akreple yelkovan hüzün dakikalarında ısrarlı ve günlerden hicran ertesi ise şayet, yazıcıya düşen ayrılık metinleri kaleme almaktır. Ayrılık denemelerine can vermek, canıyla hicran kelamlarını takas etmek…

            Gecenin koynunda volta atar gibi diziyorum; ağlayan harfleri, eğri büğrü yazı karakterleriyle müsvedde kâğıtlara. Emanetlik duygusu çörekleniyor ruhuma. Parmak uçlarımdan akıyor gözyaşlarım, kelime kelime… Dolunay, perdeleri açık penceremden süzülüyor kâğıdıma. Kalemim son veda tangosunda. Fincanımın dibine yudum yudum ulaşırken adım adım, an be an yaklaştığımı hissediyorum bir yolculuğa. Ömrümün sınırında geziniyormuş gibi, sayfalar darağacı, sözcükler yağlı ilmekmiş gibi… Odadaki sıkıntı elle tutulur oldu, gece sabaha koşar adım giderken.

            Dedik ya, ayrılık denemeleri düşmüş payımıza. Aldık kabul ettik. Ve hep denedik. Şimdilerde anlıyorum, bütün birleşmelerin ayrılık için olduğunu. Hiç kimsenin kalıcı olmadığını. Herkesin kendi içinde bir hancı olduğunu. Kendi içinde hancı, cümle kapısının ötesinde gamsız bir seyyah. Kederi duman duman savururken yalnız odama; bir bir gözümün önüne geliyor ölmüş dostlar. Yeminleri hâlâ dudaklarımda, hayalleri gözümün önünde olan ölü dostlar. Bir yerlerde aldıkları nefesleri duyduğum, çektikleri ahları kalbimde hissettiğim ölü canlarım…

            Kalbimde bir sızı var şimdi. Keskin bir vicdan azabı. Kalem kâğıdın üzerine yatmış uzanırken;  arkama yaslanıyorum. Elim kalbimde, yüzümde acının çığlıkları. Hayır, hayır olmaz. Şimdi değil. Bu yazıyı yazmalıyım. Canımla takas ettiğim kelimeleri başıboş bırakamam, hatıralarla çarpıştığım şu insansız ve insafsız gecede. Uykusuz, yorgun ve açım. Sanki kendi kendime işkence etmekle, vakt-i zamanında yitirilen hikâyeleri kazanacağım. Mürekkebi biten kalemi batırıp yüreğime, devam ediyorum. Kendimi vurma isteği uyanıyor içimde. Yıllar boyu dolan beynimi döşemelere boşaltmak. Sonra cayıp; şehri ateşe vermek istiyorum. Neron olup ateşe vermek ya da pencereden rastgele ateş etmek. İnsanların çığlıkları karışsın şehrin ışıklarıyla hemhâl olan kurşunlara. Ve cesetler boğulsun gözyaşlarımda. Elimde tabancam, bakayım kente penceremden. Ölmüş dostlarla dolu sokaklara. Kanla yıkanan caddelere. Can çekişen şehrin öfkesine aldırmadan pencereyi kapatıyorum. Çıkışsız odada boğulmak istiyorum gözyaşlarımla. Heyhat. Onca günahı, kul hakkını sırtlamış omuzlarım baskı yapmıyor yüreğime. Yoksa göz pınarlarım mı kurudu ne! Kırmızı çerçeveli küçük aynaya yansıyan yüzüme şaşıyorum. Yüzümde az evvelki cinnet hâlinden eser yok. Aman Allah’ım. Bu kadar mı duyarsızlaştım ki, ağlayamıyorum. Uykuya hasret gözlerime ağlamayı nasıl öğretmeli? İnsanların çektiği acılarla kederlenebilmeli.

            Hangi insanların acılarıyla kederlenmeyi göze alabilmeli? Kimlere omuz vermeye cesaret edebiliriz ki; kardeş katlinin caiz olduğu bu yerkürede. Kardeş katli de caiz, sömürü de, vefasızlık da… İnsanlık dışı ne varsa otuz iki kısım tekmili birden tabiî…

            Beynimde hüzün imparatorluğunun millî marşı okunurken; ter basıyor ensemi. Öfke ve kederin kol kola dans ettiği kalbimde; keskin bir sızı tekrar ve tekrar…

            Doğrulma gayretim, görünmez bir el tarafında bastırılıyormuşçasına bitkinim. Derken, bir rüzgâr hissediyorum saçlarımda dolaşan. Pencere açık kalmış olmalı. Sonbahar rüzgârıdır, geçer. Kalsa bile zararı yok. Hüzünle harmanlanış hayatta hazanın hesabını tutacak değiliz ya. Ezan sesleri, yeni uyanan, kötülüklerini, yanlışlarını umarsızca bastıran güruhun anlamsız çığlıklarına karışırken; çocuklar okullarına, memurlar dairelerine giderken, esnaf kepenk açarken; ılık rüzgâr bir kuru yaprak geçiriyor önümden. Ha gayret doğrulup sıkı sıkı tutuyorum. Karıncalanan avuçlarım ıslanıyor. Ve kalabalık çekmeye çalışırken o kuru yaprağın yaşlı gözlerini; tutuyorum, vermiyorum…

Kuru yaprağın gözyaşlarına, sessiz hıçkırıklarım karışıyor fakat şehir duymuyor…

                                                                      

                                                                                                          Ebru Cengiz                 

           

               

             

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: bizimada | Tarih: 2007-03-12 00:08:57
    Konu: merhaba ebru..
    sen yedi iklim dergisinde benim romanın yorumu yapan ebru cengiz misin
    sanırım .sevgiler murat çavga..
    bizimada benim blogum sevgilerle kal..

    Bağlantı »