« Önceki | Sonraki »

23/1/2007

OTOLİZ

OTOLİZ

                       

Gözü kapalı daldığım karanlık dehlizlerden beni bulup çıkaran, zindanlarıma hapsettiğim kalbime gün ışığı damlatan, her tökezlediğimde elimi tutup kaldıran ve beni kendi girdaplarımda boğulmaktan kurtaran ANNEM için…

           

Nefret kokan, öfke soluyan bakışlarla adımlıyordu, yılankavi sokakları. Tahammül edilemez bir sıradanlığın üzerine yapışmasından korkar gibi kaçıyordu iyi giyimli, güler yüzlü, tebessüm eden/edebilen insanlardan. Unutmak, saklanmak istiyordu ama unutmak istedikçe unutulduğunun, saklanmak istedikçe kaybolduğunun farkına varamıyordu. İsteklerin farkına varamamak ya da farkında olmadan istemek… Gitmek ya da gidebilme gücünü keşfetmek… Dünyevî sıkıntılardan bir lahza soyutlanma uğruna koca bir ömrü ve ahiret hayatını feda etmek… Velhasıl unutmak, bilmemek, düşünmemek istekleriyle tutuşuyordu; Selda.

            Akrep ve yelkovan on ikiye ulaşmaya çalışıyordu aheste revan. ‘Gelmiş olmalılar’ diye düşünüp adımlarını sıklaştırdı. İngilizce yazılarla ve ürkütücü resimlerle bezenmiş! Sokağın sonuna geldiğinde; kapıdaki insan azmanı görevlilere onar kâğıt toka edip; girdi içeri.

            Yüzünü yalayan dumanı derin derin içine çekip; karanlığa alışan gözlerle bir baştan bir başa taradı barı. Olanca uyuşmuşluklarına rağmen, dans etmekten geri durmayan kalabalığın arasından sıyrılıp; el yordamıyla bulabildi barmeni.

            Keli dâhil olmak üzere, kolları ve sırtı dövme kaplı dili piercingli genç adam, sevecenlikle karşıladı Selda’yı. Gösteri yaptığı kupaları bir kenara bırakıp hemen bir kokteyl hazırlamaya girişti barmen Tolga, Selda’ya.

            Yüksek sesli müzik, kulaklarında uğuldarken; sıkıntıyla bir sigara yaktı. Kısa kırpık kırpık sarı saçlarını karıştırdı boşta kalan sol eliyle. Soluduğu duman karışırken ortama; soluk soluğa yitiyordu duman altı mekânlarda.

            ‘Var mı’ Diye sordu Tolga’ya. Duyulmasında beis görmemenin rahatlığıyla. ‘Çalışırsa’ dedi gözleri felfecir okuyan barmen imalı. Selda’nın verdiği parayı koyduğu cebinden küçük siyah renkli bir torba çıkarıp içinden üç tane hap çıkardı. Yemek borusunda, lıkır lıkır içtiği kokteyliyle, tıkır tıkır yuttuğu haplar çarpışırken; hasret duyduğu hafifliğe nefes nefes eriştiğini zannediyordu.

            Bile bile lades demenin umursamaz zevkini yaşadığı anlarda, yuvarlana yuvarlana gelen bir kahkaha girdabının ortasında buluverdi kendini.

-Ooo küçük hanım uçmuş

-İnsan bekler be kızım

            Şuuru, dilinin ucundaydı; dumana tutunmuş telaşla. Ve yudum yudum uzaklaşıyordu Selda’dan. Bilincinin gözyaşları kayboluyordu dumanların arasında.

            Arka arkaya içilen içkiler, patlatılan espriler, şiddetini artıran müzik, hızını yükselten danslar ve bir teklif.

            ‘Hadi bana gidelim.’

            Tenha yollar, yorgun insanlar, uykunun mistik sessizliğine gömülmüş bir şehir. Ve asfalta garezi varmışçasına zikzaklarla hız yapan bir araba. Ve uykunun masum perdesini arsızca yırtmayı marifet bilmiş, yarasa ruhlu sokak insanları. Çok tezat ve bir o kadar uyumlu.

            Sokakta başlanan, barda ivme kazanan, yol üzereyken dahi devam eden alkol seansları arasında yol alıyor dört genç.

-Vurmasana direksiyona. Kendini şey mi sandın… Neydi lan o metallica üyesinin adı. Hani vardı ya direksiyona vura vura kıran bi denyo.

-Uzun saçlı olan. dedi direksiyondaki çocuk, vites değiştirirken; omzuna dökülen saçlarını işaret ederek; gururla. 

-Ordakilerin hepsi uzun saçlı gerizekalı.

-Yoo. Jason’ı hatırlasana. Adam 2001’de falan kısa saçlıydı. Sonra James 96 da kestirmişti saçlarını.

            Topluluk üyelerinin saçlarından başlayıp; yaralanmalarına kadar giden, oradan kalkıp; özenti ve çilekeş yeni yetmeleri eleştiren kısır sohbetleri arasında bir çift ifade… Asırların vebâlini yüklenmişçesine çaresizlik akıyordu Selda’nın bakışlarından. Neredeyse acınacak hâlde yasladı başını arabanın camına. Hızla akan yol şeritlerini takip etmeye çalıştıysa da yapamadı. Gözlerini ovuşturduktan sonra az önceki ruh halinden beklenmeyecek canlılıkla haykırdı:

-Kafa bi dünya be dostlar bas gaza…

Arabanın içinde alkış tufanı koptu. Tebrikler, çığlıklar arasında şehirden gittikçe uzaklaşıldı. Çevre yoluna sapıldı. Dolunay gölgesiyle aydınlanan bir apartmanın önünde durdu araba. Dört genç çığlık çığlığa indi araçtan. Kolları delik deşik ve mosmor, gözaltları simsiyah, saçları yağlı dört genç, zombivâri adımlarla girdi metruk binanın kapısından.

Ay, tanığıydı bu ve benzeri gecelerin karanlık sabahlarına.

Selda, Tolga’nın açtığı kapıdan girerken gözbebeklerindeki kendini tanıyamayacak kadar uzaktaydı ruhundan.

Sağa sola saçılmış envai çeşit eşyadan yer açılarak bir sehpa yerleştirildi salonun ortasına. Selda’nın alışkın bakışları altında hızla yerini aldı esrarı, kokaini, hapı… Bu arada geceye inat yüksek sesli çalınan müzik, zaten nefes nefes duman olmuş beyinleri hepten çürütüyor ritim ritm eritiyordu.

Fakat kimse bilmiyordu; kısacık ömrüne yüzlerce enkaz, binlerce yanlış sığdıran bir gencin, uçurumun önünde ölüme kafa tutarcasına salındığını. Ve hayat eşiğinin öte tarafına geçmesine ramak kaldığını.

**

Bir araba koşa koşa karanlığa sığınmaya çalışırken; deniz kenarında, tâkâti damarlarından çekilmiş bir yudum sessiz nefesin yalvarışını duymuyordu, şoför koltuğunda telaşla vites değiştiren sarhoşluktan uyuşmuş arkadaşı Tolga…

İnsan ki, ilâhi nefesten can bulmuştur. Ve bu yüzdendir kutsallığı, külli mahlûkattan üstünlüğü. Canı emanet etmiştir Yaratıcı kuluna. Ve bu yüzdendir uzuvların ahrette dile gelecek olmaları. Bu yüzdendir insanın en temize, en güzele, en iyiye lâyık olması. Ve bu yüzdendir gülün çamurla tezat oluşturması.

Oysa sahilde yatan bir vücut, bir insan vücudu öylesine bütünleşmişti ki kıyıyı döven dalgaların sürüklediği çöplerle; üstüne başına yapışan çamur bile göze batmıyordu.     

Gecelerin tanığı dolunay bu kez, kısa sarı saçları kırpık kırpık olmuş bir genç kızın solgun yüzüne yansıyordu.

Gözlerinin çevresi ve burnu kıpkırmızıydı. İki kaşının ortasında, yanaklarında ve alnında yaralar vardı.  Kollarında, bacaklarında, pörsümüş, cildinde; içi iltihap dolu sivilcelerin kaşınarak patlatıldığı zannını veren yaralar; Selda’nın donuk bakışlarını daha da korkunçlaştırıyordu.

Benzer manzaraları yüzyıllardır göre göre kanıksamış olsa da; tutamadı gözyaşlarını ay. Ve yıldız feryatlarıyla ıslanmış bir damla düştü Selda’nın gözbebeklerine. O an, can buldu geçmişin aksak siluetleri. Ve bir ruh el yordamıyla aramaya çıktı geçmişini.

“Sadece bir kere olan hiç olmamış sayılır” demişti bir arkadaşı. Martıların köpük köpük denize inip kalktığı, şehrin vapur düdükleriyle canlandığı saatlerde. “Öyleyse sadece bir kere yaşadığımıza göre yaşamadığımızı varsayabiliriz” diye cevaplamıştı Selda filozof bir edayla. Kendi paketini tereddütle cebine koymuş ama arkadaşının sardığını kararlılıkla alıp, yakmıştı. Soluduğu ilk duman karışırken metruk mekanın boğucu havasına; sersemledi. Ne olduğunu anlamadan bir daha içine çekti dumanı. Sigaranın ucundaki köz alevini artırırken; Selda, ikinci dakikada havalandığı hissetmeye başladı. İkinci saate girildiğinde, biranın kekremsi tadı yapışan damaklarındaydı ve beyninde zehir bulutları esrar krallığı inşa ediyordu. İşte konan ilk tuğlayla başlamıştı bir süreç. Ne esrar yetiyordu gayri ne hap ne amfetamin ilaçları… Çok derdi vardı. Dışarıdan ve ailesinden kaynaklanan. Fakat bunları paylaşabileceği bir ailesi yoktu. Annesi babası ve ablası kapasitesinin üzerinde beklentiler yüklemişlerdi omuzlarına. Sıkıntılardan kurtuluş yolunun sarhoş olmaktan, uyuşmaktan geçtiğine kanaat getirmişti zira, hayal dünyası gerçeklerden daha yumuşak ve özgürdü Selda’nın ufuklarında.

Esrarın ve hapın kifayet etmediği yerde, morfin lâzımdı. Daha fazla, her seferinde doz artırarak. Doz artırdıkça artıyordu, ağrıları, uykusuzluğu ve sersemliği, vücudundaki yaraları, kusmaları, bitkinliği, titremesi. Yâni, her şırınga darbesinin ardından biraz daha bağlanıyordu kendisine mal temin edenlere yani en yakınındakilere.

Lise çağlarındaki arkadaşlıkların olmazsa olmazıdır topluluklarına ad takmak. Kayıp benliklerini, emanet ve eğreti isimlerde bulacakları zannıyla arkadaşlıklarını etiketlendirir gençler.

Sonbahar rüzgârlarının yeryüzüne demet demet kupkuru yaprak armağan ettiği günlerin birinde, ikinci dersi üçüncüye bağlayan teneffüste; karar verdiler, dostluklarını aynı çatı altında isimlendirmeye.

Öncelikle baş harfler düşünüldüyse de; içlerinden biri fazla kulak tırmalayıcı bulduğu için harflerin onlarca kombinasyonu reddedildi. Sonra yine o aynı içlerinden biri çok sevdiği bir şarkıcıdan ilhamda biyolojik bir terim uygun gördü: ‘Otoliz’. Otoliz; hücrenin kendi kendini yiyerek kanser olmasıdır…

Her ne kadar grup içinde otolizi, baş harflerini eklemek sûretiyle değiştirmeye yeltenenler olsa da; yine o aynı birinin şiddetli çıkışlarıyla bastırmıştı muhalefetleri. Artık onlarında bir adı vardı: Otoliz.

Okul boşaldıktan sonra, duvarlarına ve hatta bütün sınıf tahtalarına yazıyorlardı otolizi. Daha fazla gidiyorlardı metruk ve ucuz barlara. Öğretmenlere ve ailelere daha fazla karşı geliyor ve bundan tatmin edilmesi imkânsız bir haz alıyorlardı. Delik deşik kollarını sergilemekten, okul tuvaletlerinde sigara içmekten ve uluorta alkol konuşmaktan imtina etmeden, herkese ve her şeye meydan okunarak geçen günler başlamıştı artık. Yetişkinler, “Bu parayı nasıl buluyorlar” diye düşünedursun; onlar, sipariş üzerine internet sitesi çökerterek kazandıkları paraları, ailelerinin verdiği limitsiz harçlıkla birleştirip; her seferinde daha fazla uyuşturucu madde alabilmek için didinirlerdi.

Aniden birkaç saat öncesini hatırladı. Çılgınca ve hesapsızca alıyordu maddeleri. İddiaya girmişlerdi Tolga’yla. Altın vuruştan sağ çıkmak üzere…

Gece anbean karanlığa gömülürken; Selda’nın boğazına düğümleniyordu söylediği yalanlar. Kendilerinden geçtikleri uyuşturucu partileri kare kare yapışıyordu gözlerine. Kafa sallayarak dinlediği şarkılar, nota nota sağır ediyordu kulaklarını. Bir vakitler, gırtlağından keyifle yuvarladığı hapların üzerinde kaymaya başladığını hissetti. Ciğerleri sıkışıyor, her nefesinde sanki şırıngaya hapsoluyordu. Toz toz yağan eroin, burun deliklerini tıkıyordu. Sonra, ayın gözyaşlarında nefes alamaz oldu ve çığlıklar gezinmeye başladı damarlarında. Paramparça olan hücrelerinden sızan irin okyanusunda dağıldı kalbi. Zihninden bir an bile gitmeyen acı hatıralar dağlamaya başladı gözlerini. Gökyüzü yıldız yıldız düşerken üzerine; Selda ağzından taşıp; çakıl taşlarına dökülen salyalar arasında, sarsıla sarsıla derin bir nefes aldı ama veremedi… 

                                                                          

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: cagdascetinkaya | Tarih: 23/1/2007
    Konu: ......
    şiirsel diil oldukça sürükleyici.... romantik bir karamsarlık....

    kelime dağarcı ve seçimleri, kalemin yetkinliğini yansılıyor...

    sadece hissettiğim, bu kalem, daha iyisini yazabilirdi...

    her ne kadar kurgu, tahminedilebilir bir nitelikte gelişiyor,sonlanıyorsa da, betimlemeler ve atmosfer oldukça canlı,,, yazının kendine özgü bir enerjisi var...

    her şeyden önemlisi de enerji, yazıdaki ateş...

    gürül akmanız dileğiyle...

    Bağlantı »

Kategorilerim

    Kategori yok

Arkadaşlarım

Bağlantılarım