« Önceki |

25/1/2007

GÜZ İNTİHARI

GÜZ İNTİHARI

 

            Yıl buhran. Hüzün ayının ilk hicran ertesi. Mevsim sonbahar.

            Rüzgâr, iç ürpertici serinliliğin hoyratlığıyla eserken; usulca dokunuverdi; yapayalnız bir ağacın kupkuru dallarından birine. O dala son takatiyle tutunan kuru, kahverengi ve ısrarcı bir yaprak, savrulmaya başladı ağaçtan uzağa. An be an toprağa yaklaşarak.

            Belki yalnızlığın soğukluğu belki de rüzgârın ıssızlığından titreyen kalbimi, ısıtma ümidiyle biraz daha sarıldım montuma. Umutsuzluğun kopkoyu umuduna çaresizce uzanan ruhum; aldı cebine koydu, az önce kopan kuru yaprağın ağlayan gözlerini. Ellerim yanıyordu, kuru yaprağın üzgün yaşlarıyla. Tahammül etmeye çalıştım. Sıktım yumruklarımı. Kenetlendi dişlerim. Derken rüzgâr şiddetini artırmaya başladı. Direndim. Önce hızlı adımlarım yavaşladı. Montum kabarıyor, saçlarım dağılıyordu. Derken yavaşlayan ayaklarım taş kesildi. Gözlerim yanmaya başladığındaysa; şakaklarımda duyduğum acı, tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştı. Yine de tuttum vermedim, kuru yaprağın ağlayan gözlerini. Tuttum vermedim…

            Kan ter içinde uyandığım geceye alışan göz bebeklerime kazınmıştı, toprak yolda yatan cesedimin fotoğrafı. Uzanıp da tutmayı başaramadığım bardağımın yerde yuvarlanırken çıkardığı sesin böldüğü sessizlikte boğulmamak için alelacele doğruldum. Gözlerimi ovuşturdum, saçlarımı karıştırdım sıkıntıyla. Her daim yoksun olduğum yeni gün tutkusuna özlem duydum ilkin. Sıkıntı, özlem, yalnızlık cirit atıyordu yüreğimin ıssız koridorlarında. Tutkuyla çeşnilenmiş öfke nöbetlerinin akabinde istemeye istemeye kalkıp; yaklaştım pencereye. Gündüz bile örtülü olan insanlarla aramızdaki duvarı hışımla açtım. Gece fonunda renk cümbüşü yaratan kırmızı, yeşil, beyaz, sarı ışıklarla selamlaştıktan sonra; pencereyi araladım. Hoyrat esen rüzgâr hatırlatınca az evvel gördüğüm rüyayı ve orda yatan cesedimi acımasız bir ürperti kapladı içimi; titredim. Donuk bakışlarımı kucağıma alıp; mutfağa yollandım. Odalar ıssız, odalar sessiz. Hüznün hâkim olduğu evde ben, yalnızlığa prangalı bir zavallı.

            El yordamıyla girdiğim mutfağın lambası kamaştırdı gözlerimi. Isıtıcıya su koyup; çöktüm en yakınımdaki sandalyeye. Sağ dirseğimi masaya, alnımı avucuma dayayıp beklemeye başladım. Kaynamış suyun fokurtusu kaldırdı beni oturduğum yerden. Devasa ebatlardaki fincanımda kahveyle su, döne döne kaynaştıktan sonra;  tahammül edemediğim baş ağrısını dindirmek için kocaman bir yudum aldım. Dudaklarımdan sonra, dilimin ve gırtlağım yanışını mazoşistçe izlerken; sürüklemeye başladım ruhumun ağırlık yaptığı bedenimi.

            Duvarlarında akissiz çığlıklarımı, sonsuz feryatlarımı, yakıcı gözyaşlarımı saklayan odaya girince yatağıma yaklaşıp; başucundaki lambayı yaktım. Solgun ışıklar, kahve zemininde dans ederken; beni dehlizlerden kurtaracak bir çift kanat arayışına giriştim. Uzun zamandır giyilmeyen ya da hep giyilen fakat ne olursa olsun her zaman ortada olan kıyafetlerin altından bulduğum kalemi, yatağın ayakucunda duran kâğıtlarla birleştirince; yelkenler fora dedim. Edebî ebediyete intikâl etmek üzere.

            Akreple yelkovan hüzün dakikalarında ısrarlı ve günlerden hicran ertesi ise şayet, yazıcıya düşen ayrılık metinleri kaleme almaktır. Ayrılık denemelerine can vermek, canıyla hicran kelamlarını takas etmek…

            Gecenin koynunda volta atar gibi diziyorum; ağlayan harfleri, eğri büğrü yazı karakterleriyle müsvedde kâğıtlara. Emanetlik duygusu çörekleniyor ruhuma. Parmak uçlarımdan akıyor gözyaşlarım, kelime kelime… Dolunay, perdeleri açık penceremden süzülüyor kâğıdıma. Kalemim son veda tangosunda. Fincanımın dibine yudum yudum ulaşırken adım adım, an be an yaklaştığımı hissediyorum bir yolculuğa. Ömrümün sınırında geziniyormuş gibi, sayfalar darağacı, sözcükler yağlı ilmekmiş gibi… Odadaki sıkıntı elle tutulur oldu, gece sabaha koşar adım giderken.

            Dedik ya, ayrılık denemeleri düşmüş payımıza. Aldık kabul ettik. Ve hep denedik. Şimdilerde anlıyorum, bütün birleşmelerin ayrılık için olduğunu. Hiç kimsenin kalıcı olmadığını. Herkesin kendi içinde bir hancı olduğunu. Kendi içinde hancı, cümle kapısının ötesinde gamsız bir seyyah. Kederi duman duman savururken yalnız odama; bir bir gözümün önüne geliyor ölmüş dostlar. Yeminleri hâlâ dudaklarımda, hayalleri gözümün önünde olan ölü dostlar. Bir yerlerde aldıkları nefesleri duyduğum, çektikleri ahları kalbimde hissettiğim ölü canlarım…

            Kalbimde bir sızı var şimdi. Keskin bir vicdan azabı. Kalem kâğıdın üzerine yatmış uzanırken;  arkama yaslanıyorum. Elim kalbimde, yüzümde acının çığlıkları. Hayır, hayır olmaz. Şimdi değil. Bu yazıyı yazmalıyım. Canımla takas ettiğim kelimeleri başıboş bırakamam, hatıralarla çarpıştığım şu insansız ve insafsız gecede. Uykusuz, yorgun ve açım. Sanki kendi kendime işkence etmekle, vakt-i zamanında yitirilen hikâyeleri kazanacağım. Mürekkebi biten kalemi batırıp yüreğime, devam ediyorum. Kendimi vurma isteği uyanıyor içimde. Yıllar boyu dolan beynimi döşemelere boşaltmak. Sonra cayıp; şehri ateşe vermek istiyorum. Neron olup ateşe vermek ya da pencereden rastgele ateş etmek. İnsanların çığlıkları karışsın şehrin ışıklarıyla hemhâl olan kurşunlara. Ve cesetler boğulsun gözyaşlarımda. Elimde tabancam, bakayım kente penceremden. Ölmüş dostlarla dolu sokaklara. Kanla yıkanan caddelere. Can çekişen şehrin öfkesine aldırmadan pencereyi kapatıyorum. Çıkışsız odada boğulmak istiyorum gözyaşlarımla. Heyhat. Onca günahı, kul hakkını sırtlamış omuzlarım baskı yapmıyor yüreğime. Yoksa göz pınarlarım mı kurudu ne! Kırmızı çerçeveli küçük aynaya yansıyan yüzüme şaşıyorum. Yüzümde az evvelki cinnet hâlinden eser yok. Aman Allah’ım. Bu kadar mı duyarsızlaştım ki, ağlayamıyorum. Uykuya hasret gözlerime ağlamayı nasıl öğretmeli? İnsanların çektiği acılarla kederlenebilmeli.

            Hangi insanların acılarıyla kederlenmeyi göze alabilmeli? Kimlere omuz vermeye cesaret edebiliriz ki; kardeş katlinin caiz olduğu bu yerkürede. Kardeş katli de caiz, sömürü de, vefasızlık da… İnsanlık dışı ne varsa otuz iki kısım tekmili birden tabiî…

            Beynimde hüzün imparatorluğunun millî marşı okunurken; ter basıyor ensemi. Öfke ve kederin kol kola dans ettiği kalbimde; keskin bir sızı tekrar ve tekrar…

            Doğrulma gayretim, görünmez bir el tarafında bastırılıyormuşçasına bitkinim. Derken, bir rüzgâr hissediyorum saçlarımda dolaşan. Pencere açık kalmış olmalı. Sonbahar rüzgârıdır, geçer. Kalsa bile zararı yok. Hüzünle harmanlanış hayatta hazanın hesabını tutacak değiliz ya. Ezan sesleri, yeni uyanan, kötülüklerini, yanlışlarını umarsızca bastıran güruhun anlamsız çığlıklarına karışırken; çocuklar okullarına, memurlar dairelerine giderken, esnaf kepenk açarken; ılık rüzgâr bir kuru yaprak geçiriyor önümden. Ha gayret doğrulup sıkı sıkı tutuyorum. Karıncalanan avuçlarım ıslanıyor. Ve kalabalık çekmeye çalışırken o kuru yaprağın yaşlı gözlerini; tutuyorum, vermiyorum…

Kuru yaprağın gözyaşlarına, sessiz hıçkırıklarım karışıyor fakat şehir duymuyor…

                                                                      

                                                                                                          Ebru Cengiz                 

           

               

             

 

25/1/2007

Hasretimedir Son Dizelerim

HASRETİMEDİR SON DİZELERİM

 

Beni gözüne koy hasretim

Tam gözbebeğine.

Beni göremeyeceğin yerdir yegâne

Sen benim yüreğimdesin.

Lamia’nın ilk hâliyle.

Ben senin gözünde,

Sen benim yüreğimde.

Bırak öyle kalalım

Çekiştirmeyelim birbirimizi.

Öyle kalalım ki,

Ne sen beni gör,

Ne ben seni unutayım.

Sen beni görsen;

Kalbin yıkılır başına.

Kalırsın ruhumun altında.

Ben sana dönsem;

Gider bütün çabalarım boşuna.

İçmiş olurum gönlümden katre katre akıttığım zehrini.

Sense aşamazsın aramızdaki seddi.

İyisi mi;

Ne sen beni gör

Ne ben seni unutayım.

Ama bileyim ki;

Gözündeyim.

Ve bil ki;

Gönlümdesin, hasretim.

Hasretim, sana ve hatıralara.

Gözyaşım, göz göre göre gittiğin yara.

O yar ki;

Hendekleri en derin.

Bilsen gider misin?

Bilsen gider misin be hasretim?

Ama ben bildim de gittim.

Yürek yüreğe düşeceğimiz uçurumu gördüm de gittim.

Senden.

Şimdi çabalarım beyhude, bilmez miyim?

Bilirim hasretim bilirim.

Seni bilirim, kalbini bilirim, ruhunu bilirim

Ruhunun arkasına sakladığını

Yanaklarından akıtmadığını bilirim

Ve yine bilirim,

Yanaklarından akıtmadığın çağlayanlarda boğulduğunu,

Yanlışa bahaneler uydurduğunu.

Kabuslarla uyuduğunu

Günah dehlizlerinde kaybolduğunu

An be an yok olduğunu...

Sen kendini yok ettin hasretim kendini

Ama yüreğimdeki sene dokunma

Ve beni gözlerinden çıkarma sakın

Sakın hatıralarımızı zehrinden

Sakın geçmişimizi bugününden

Tıpkı benim sakındığım gibi kendimi senden

Sende sakın beni kendinden

Görme gözlerindeki beni

Sen batısın bundan gayri

Ben doğu

Yollasam güneşimi

Batacak sahillerinde

Batmak için gelecek sana

Aydınlatmaya değil

Ama bilsem hasretim bilsem

Doğan güneşime yetişeceğini

Her şeyi tek kalemde silebileceğini

Yeniden yaratılmak için yıkacağını kendini

İnan yollarım sana güneşimi.

Sen batıracaksın güneşimi hasretim

Batıracaksın yeniden versem en nadide hediyelerimi

Kaynaştıracaksın zehrinle beni.

Dünya yuvarlaksa da,

Kavuşmaz doğu-batı bir daha.

İyisi mi;

Ne sen beni gör

Ne ben seni unutayım.

Ama bileyim ki;

Gözündeyim.

Ve bil ki;

Gönlümdesin,

Hasretim.

 

 

 

 

                                                                                                           Ebru Cengiz 

23/1/2007

kahraman

İnsanın öykü kahramanıyla yeniden karşılaşması ne demektir? İşte şu demek; yıllar evveline dayanan ve yıllar sonrasına illa ki kök salan ya da salacak olan paylaşım filizlerinin ömür tarlasına salınması...

23/1/2007

EDEBİYATIN BAŞKENTİ BAŞKENTİN EDEBİYATI

EDEBİYATIN BAŞKENTİ, BAŞKENTİN EDEBİYATI

           

            Edebiyat; arzdan arşa yükselmek, sıradanlığın ısrarcılığına direnmektir. Harf harf tükenmek değil, sayfa sayfa dirilmektir. Yanlışa dur deme cesaretini, zalime haddini bildirme becerisidir. Durmadan akma isteği, hancı değil yolcu olma talipliğidir. Bu sebeplerden ötürü edebiyatçı yani edebiyatı kendine iş edinen kişi, sahifelerde gezinme telaşındadır. Mütemadiyen akmak, yeni denizlerle buluşmak, okyanuslarda çağlamak bazen de küçük bir dere olup; ormanın derinliklerinde kaybolma telaşıyla yazar, yazar, yazar…   

            Edebiyatçı harflerle buluşup, kelimelerle hemhâl olurken sadece yazmakla ve yazdığıyla kalmaz. Noktalanan her yazı yazıcısını biraz daha yükseltir, seçkin kılar. Bugün ipi kaçırılan insanlığa adım adım yaklaştırır. Bu sürece talip olan, diğer bir deyişle kalabalıktan uzlet yalnızlığına çekilme cesaretini gösteren kimse, artık büyük fotoğrafa bakıyor demektir. Ve yerinde karar verebilmek olayların doğru okunmasına bağlıysa eğer; büyük fotoğrafın tahlili daha çok önem kazanıyor. Büyük fotoğrafın ardında gizlenenler ise; sadece fil dişi kulelerde yalnız kalma cesaretini gösterebilenlere görünür en yalın hâlleriyle. İşte bunlardır, insan ruhunu besleyen maneviyat bulmacısının tamamlayıcı unsurları. Ve çoğunluğun idrak etmekten fersah fersah uzak olduğu değerlerde ikâmet eden edebiyatçı, ister istemez toplumla arasına bir tül çeker. Toplumla  arasına kelimelerle duvar örmek değil, duygusuzluğun kol gezdiği kalabalıklarla imgelerle tül çekmektir yazıcının yaptığı. Törpülenmeme gayreti, karakterinin en mahrem değerlerini koruma çabası. Bu durumun bir diğer sebebi olarak; yazarın söz konusu merhaleye gelene kadar atlattığı badirelerin anlaşılmaması ve hatta hakir görülmesi düşünülebilir. Tabii halkın yazara verdiği bu tepkinin altında yatan –anlamadığını umursama- anlayışının hâkim olması da göz ardı edilemez. Hak etmediği hâlde küçümsenen yazar, durur, derin bir nefes alır, gözyaşlarını siler sahifelere ve geri çekilir. Asırlar boyu koşmanın, çağ atlamanın, devir aşmanın verdiği yorgunluk, bilgeliğin profesyonelliğiyle buluşunca; bilge fakat suskun, tecrübeli lâkin uzak bir yazarla karşılaşırız.

            Her ne kadar ustadan çırağa aktarılan ve her kuşakta yenilik kazansa da; özde şahsa münhasırdır edebiyat. Üstatlarla talebelerin kelime tercihlerinin bile farklı olabileceği bir üretim sahasında aynılıktan söz etmek anlamsız. Öyleyse yüzyılların birikimini getiren ve geleceğe çağları götürecek edebiyatın, her edebiyatçıdaki başkenti de başkadır. Kelimeler başka, anlamlar imgeler başka, yorumlar başka…

            Her yürekte başkaysa edebiyatın başkenti bütün edebiyatçıların buluşma noktalarıdır kitapçılar. Sadece edebiyatçıların değil, okurların birbirleriyle ve okuduklarının yazıcılarıyla tanışma mekânıdırlar. Kanımca kitabevlerinin önemi de bundan kaynaklanıyor. İyi bir kitapçı, yazarla okur arasındaki köprüdür. İyi bir kitapçı; her şeyden evvel iyi bir okur olmak zorunda. Kitap dostu olmalı, sayfa tozu yutmuş, mürekkep kokusuna âşina olmalı. Ancak böyle kitapçıların mühür sahibi olduğu mekânlarda, edebiyat nefes alabilir.

            Ankara’nın bürokratik, kasvetli, gri oluşu her taşına sirayet etse gerek, edebiyat da haddinden yavaş işler bu şehirde. Câmiada üvey evlat muamelesi gören Anadolu Dergiciliğinin yaşam savaşı verdiği başkent, iki yüzyıllık kitaplara sahip sahhafların yanı sıra, boyalı basının pohpohlamasıyla balon itibar elde eden moda kitapların hakimiyet kurduğu kırtasiye bozması dükkanlara da ev sahipliği yapıyor. Ben bu yazıda, popüler kültürün yok ediciliğine inatla direnen edebiyat kalelerine işaret etmek istiyorum. Belki kitapçılığı, marketçilikle karıştıran ve hatta neredeyse özdeşleştiren patronları rahatsız edecek bu satırlar. Belki de yüreğinde taşıdığı edebiyat damlasını mayalayacak derya arayanlara derin bir nefes aldıracak. Hiçbir şey değilse bile, edebiyatın ölümüne ağlayanlara moral destek olacak.

            Aralarında, husumete ulaştırılmayan meslekî rekabet de olsa, Ankara kitapçılarının yakındıkları konular ortak. Korsan kitaplar, ÖSS furyası, kitap kültüründen yoksun kitapçılar, kitap fiyatlarının yüksek olması.

            1988 senesinde açtığı dükkanıyla Karanfil Sokağın kitapçılık serüvenini başlatanlardan biri olan Muhterem TAN’la bu konular hakkında konuştuk. Sorularıma samimî cevaplar veren TAN, on sekiz yılda kitapçılık sektöründe çok şey değiştiğini ifade etti. 2000de ivme kazanan korsancılığın ucuz kitap bulma yolu olmadığını söyledi. Zira korsan kitabın hiçbir zaman maddî değeri yoktur. Okunduktan sonra da satılamaz. Fakat bandrollü kitaplar, ikinci el pazarında sürekli sirkülasyon sağlandığı için değiştirilebilme imkanına kavuşturuyor okurunu. Okur-yazarların buluşabileceği nezih bir mekan açmayı hayal eden TAN, 1995’e kadar müzik ve spor dergileriyle başa baş giden kültür edebiyat dergilerinin satışının son zamanlarda azaldığından yakındı ve sohbetimiz şu mesajıyla noktalandı: “Kitap okunmaması için günümüzde mazeret olarak öne sürülen para engelinin yayıncıların, kitapçıların ve yazarların ortak fedakarlıkları ile aşılıp; çok zengin bir edebiyata sahip olan Türk insanının kitapla yeniden kaynaştırılması sağlanmalıdır.”

                Kitabın kalbinin attığı diğer mekanlardan olan Adil Han’a gidip; karşıma çıkan ilk kitapçıya “Buranın en eski kitapçısı kim?” diye sorduğumda; aldığım cevap şaşırtıcıydı. Zira Adil Han’ın ilk kitabevini açan isim Muhterem Hanım’ım oğlu Turgut TAN’dı. 1990’da gelinlikçi yapılması düşünülen dükkanı, kitapçı olarak açmasıyla bugünün nadide ortamlarından birinin temeli atıldı. Kitapçının esnaflığın güler yüzü ve okurun kültürel birikimini bünyesinde sentezlemesi zorunludur diyen TAN, Adil Han’ın ulaştığı kültürel seviyenin düşmemesinin ancak edebiyat okurları ve entelektüel kitapçılarla mümkün olduğunu söyleyip ekledi: “Yayınevleri kitap fiyatlarını makul tutmalı ki, insanımız kültüre harcadığı parayı sokağa attığını düşünmesin.”

Ankara kültür dünyasında önceden beri varlık gösteren Zafer Çarşısının bugün ayakta kalan en eski kitabevi 1970 yılında Mustafa Karlar tarafından açıldı. Yıllar boyu ağır toplantıların yapılmasıyla ünlenen Çarşı, bugün karikatüristi, müzisyeni, kitapçısıyla oluşturduğu modern kültür mozaiğinde, Başkent okurunu kucaklamaya devam ediyor.

  Dergiciliği desteklemeyi gelenek haline getiren Birleşik Kitabevi’nde hemen hemen bütün dergileri bulmak mümkün. Yayınevi olarak da faaliyet gösterdiklerini belirten Bilal ÖZTÜRK; Birleşik Kitabevi’nin yakında hizmete girecek olan internet sitesinden de satış yapacaklarını söyledi.

            Edebiyat tarihi okurken beni en çok heyecanlandıran şeylerin başında; yazarların buluşup; ateşli edebî tartışmalara girdikleri mekânlardır. Çünkü son yazılanlar oralarda tartışılır, yeni akımların tohumu o muhabbetlerde atılır. Dahası yazarın yazılarının nabzını tutabileceği ender yerlerden biridir, içten sohbetlerin yapıldığı edebiyat kahveleri.

            Ankara’daki böyle nezih ve nitelikli yerlerin başında Şairin Evi Hayal Café geliyor. Aynı zamanda Hayal Dergisi’nin idare bürosu olan kahve, şiir dinletileri, söyleşileri, imza günleri ve özenle hazırlanmış kütüphanesiyle Konur Sokak’ta edebiyatçıları bekliyor. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Özgen KILIÇARSLAN, tarih boyu mütemadiyen hareket halindeki Türk Edebiyatının, bugün durakladığını bunun sonucu olarak; yazarların özgünlükten uzaklaşmaya başladıklarını söyledi ve ekledi: “2.Yeni’den sonra girdiğimiz bu durağanlık dönemi, yeni bir akımla sonlandırılmalı. Beklentim şudur ki; genç yazarlarımız doğum sancısı çektiğimiz bugünleri yeni akımla noktalandırarak edebiyatı hak ettiği faalliğe kavuşturur .”

Görüştüğüm bütün kitapçılar, esnaf etiği ve korsancılık mevzularında hassastı. Diğer bir ortak özellikleri okurun gidişatı için duydukları üzüntüydü. Eskiden okuyan araştıran gençliğin, bugün test kitaplarının dışındakiler itibar etmemesi, insanımızın tarih içindeki seyr-ü seferini yakînen gözlemleyen kitapçı esnafını tedirgin ediyor.

Okumamak ve gelişmemek için hiçbir bahane bulunamayacak bu şehir, çekingen bir çocuk edasıyla, edebiyatseverler tarafından keşfedilmeyi bekliyor.

                                                                                                                     

         Ebru CENGİZ

             

    

             

           

 

 

 

 

 

23/1/2007

NOKTA

NOKTA

 

Virgüllerin çokluğuyla övündüğümüz hayatta, elzem olan noktanın ehemmiyetini kavramaktır. Muhtevası maddenin sırrı ve maneviyat renklerinden ibaret, kağıtta şeklen minicik bir iz bırakan noktanın cesaret iklimine dalabilmek ancak cesaretten başka duyguların tutku hâline dönüşmesiyle mümkün olabilir.

Cesaretin taçlandırılması için fedakarlık, fedakar olabilmek içinse azmi yitirmemek lazım. Uğraşmak lâzım. Yani gayret etmekten daha fazla çabalamak…

Peki neden? Gidişatın karşı konulmaz sıradanlığına direnmek niye?

Sebebi belli ya da meçhûl olan hüzünden kurtulup; vicdanın gırtlağını sıkan kederden kurtulma tutkusuna sahip olmak için.

Özetle bir şeylerin ters gittiğini idrak etmek… Ve bu ters giden şeylerin olası aksaklıklardan farklılığının bilincine erişmek.

Kırık çizgilerin sürrealist tarzın en güzel örneklerini sergilediği ömür tablomuzun renklerinin tekdüzelikten uzakta ikamet edeceği göz önünde bulundurulduğu takdirde fark edilecektir ki; altına imzamızı atacağımız hikâyede yeri geldikçe yeni paragraflar açmaya mecburuz. Diğer seçenekleri değerlendirmek, başka yolların olabilirliğini düşünmek diğer bir deyişle –neden olmasın- diyebilmek. Dayatmaların aksini tercih etmek, rüzgara karşı uçma cesareti gösterebilmek… Binbir hevesle başlanan yeni paragrafların içeriğini işte bunlar teşkil ediyor.

Burada, işi yaşamak olan yaşayıcılarla, yazmaya mahkûm yazıcıları kıyaslamamız kanaatimce haksızlık olmaz. Yaşayıcılar, yazıcılara nazaran daha özgürdürler, olmalılar. Zira, hiçbir kelimesinin birbiriyle kopuk olmayacağı bilinci yaşayıcıyı bütün alternatifleri değerlendirmeye teşvik eder. Oysa yazıcı öyle mi… Noktalarla virgülleri, ünlemlerle soru işaretlerini en güzel şekilde bağlamak ve bu uyuma en münasip kelimeleri dâhil etmeye zorunludur.

Velhâsıl kompozisyonlarda bile kendini gösteren -yeniden başlama- , bütün yaşam alanlarımıza sirayet etmiş, hayatlarımıza sinmiştir. Öyleyse burada dikkat etmek gereken bir başka husus hâsıl oluyor. Güneşin her doğuluyla yeni paragraflara başladığımız ömürde; ana tema cümlelerini seçmek…

Her engelde vazgeçmek insan olma şerefine yakışmayacağı gibi, yanlışlarda ısrar da insan aklına ters. Öyle bir ölçüt olmalı ki; pürüzlerde caymasın, yanlışlarda inat etmesin. Öyle bir ruh hâli olmalı ki, ilâhi işaretleri değerlendirebilsin. Ve öyle bir kalp olmalı ki gitmeyi ya da gidebilmeyi korkaklık olarak telakki etmesin. Tıpkı hakikati yaşamayı gericilik olarak değerlendirmeyeceği gibi.

Yanlışlarda direnmemek ve dönüp gidebilmek için ikazları fark etmek, işaretleri değerlendirmek, hisleri iyi ölçüp tartmak lâzımken ve dünya böylesine törpüleyiciyken; vicdana kulak verip ruhumuzun duvarlarından sözlerimize yansıyan yorgunluğun gözlerimizdeki siluetlerini görmeli; gerekirse vazgeçebilmeliyiz.

 

 

                                                                                                                      Ebru Cengiz

23/1/2007

OTOLİZ

OTOLİZ

                       

Gözü kapalı daldığım karanlık dehlizlerden beni bulup çıkaran, zindanlarıma hapsettiğim kalbime gün ışığı damlatan, her tökezlediğimde elimi tutup kaldıran ve beni kendi girdaplarımda boğulmaktan kurtaran ANNEM için…

           

Nefret kokan, öfke soluyan bakışlarla adımlıyordu, yılankavi sokakları. Tahammül edilemez bir sıradanlığın üzerine yapışmasından korkar gibi kaçıyordu iyi giyimli, güler yüzlü, tebessüm eden/edebilen insanlardan. Unutmak, saklanmak istiyordu ama unutmak istedikçe unutulduğunun, saklanmak istedikçe kaybolduğunun farkına varamıyordu. İsteklerin farkına varamamak ya da farkında olmadan istemek… Gitmek ya da gidebilme gücünü keşfetmek… Dünyevî sıkıntılardan bir lahza soyutlanma uğruna koca bir ömrü ve ahiret hayatını feda etmek… Velhasıl unutmak, bilmemek, düşünmemek istekleriyle tutuşuyordu; Selda.

            Akrep ve yelkovan on ikiye ulaşmaya çalışıyordu aheste revan. ‘Gelmiş olmalılar’ diye düşünüp adımlarını sıklaştırdı. İngilizce yazılarla ve ürkütücü resimlerle bezenmiş! Sokağın sonuna geldiğinde; kapıdaki insan azmanı görevlilere onar kâğıt toka edip; girdi içeri.

            Yüzünü yalayan dumanı derin derin içine çekip; karanlığa alışan gözlerle bir baştan bir başa taradı barı. Olanca uyuşmuşluklarına rağmen, dans etmekten geri durmayan kalabalığın arasından sıyrılıp; el yordamıyla bulabildi barmeni.

            Keli dâhil olmak üzere, kolları ve sırtı dövme kaplı dili piercingli genç adam, sevecenlikle karşıladı Selda’yı. Gösteri yaptığı kupaları bir kenara bırakıp hemen bir kokteyl hazırlamaya girişti barmen Tolga, Selda’ya.

            Yüksek sesli müzik, kulaklarında uğuldarken; sıkıntıyla bir sigara yaktı. Kısa kırpık kırpık sarı saçlarını karıştırdı boşta kalan sol eliyle. Soluduğu duman karışırken ortama; soluk soluğa yitiyordu duman altı mekânlarda.

            ‘Var mı’ Diye sordu Tolga’ya. Duyulmasında beis görmemenin rahatlığıyla. ‘Çalışırsa’ dedi gözleri felfecir okuyan barmen imalı. Selda’nın verdiği parayı koyduğu cebinden küçük siyah renkli bir torba çıkarıp içinden üç tane hap çıkardı. Yemek borusunda, lıkır lıkır içtiği kokteyliyle, tıkır tıkır yuttuğu haplar çarpışırken; hasret duyduğu hafifliğe nefes nefes eriştiğini zannediyordu.

            Bile bile lades demenin umursamaz zevkini yaşadığı anlarda, yuvarlana yuvarlana gelen bir kahkaha girdabının ortasında buluverdi kendini.

-Ooo küçük hanım uçmuş

-İnsan bekler be kızım

            Şuuru, dilinin ucundaydı; dumana tutunmuş telaşla. Ve yudum yudum uzaklaşıyordu Selda’dan. Bilincinin gözyaşları kayboluyordu dumanların arasında.

            Arka arkaya içilen içkiler, patlatılan espriler, şiddetini artıran müzik, hızını yükselten danslar ve bir teklif.

            ‘Hadi bana gidelim.’

            Tenha yollar, yorgun insanlar, uykunun mistik sessizliğine gömülmüş bir şehir. Ve asfalta garezi varmışçasına zikzaklarla hız yapan bir araba. Ve uykunun masum perdesini arsızca yırtmayı marifet bilmiş, yarasa ruhlu sokak insanları. Çok tezat ve bir o kadar uyumlu.

            Sokakta başlanan, barda ivme kazanan, yol üzereyken dahi devam eden alkol seansları arasında yol alıyor dört genç.

-Vurmasana direksiyona. Kendini şey mi sandın… Neydi lan o metallica üyesinin adı. Hani vardı ya direksiyona vura vura kıran bi denyo.

-Uzun saçlı olan. dedi direksiyondaki çocuk, vites değiştirirken; omzuna dökülen saçlarını işaret ederek; gururla. 

-Ordakilerin hepsi uzun saçlı gerizekalı.

-Yoo. Jason’ı hatırlasana. Adam 2001’de falan kısa saçlıydı. Sonra James 96 da kestirmişti saçlarını.

            Topluluk üyelerinin saçlarından başlayıp; yaralanmalarına kadar giden, oradan kalkıp; özenti ve çilekeş yeni yetmeleri eleştiren kısır sohbetleri arasında bir çift ifade… Asırların vebâlini yüklenmişçesine çaresizlik akıyordu Selda’nın bakışlarından. Neredeyse acınacak hâlde yasladı başını arabanın camına. Hızla akan yol şeritlerini takip etmeye çalıştıysa da yapamadı. Gözlerini ovuşturduktan sonra az önceki ruh halinden beklenmeyecek canlılıkla haykırdı:

-Kafa bi dünya be dostlar bas gaza…

Arabanın içinde alkış tufanı koptu. Tebrikler, çığlıklar arasında şehirden gittikçe uzaklaşıldı. Çevre yoluna sapıldı. Dolunay gölgesiyle aydınlanan bir apartmanın önünde durdu araba. Dört genç çığlık çığlığa indi araçtan. Kolları delik deşik ve mosmor, gözaltları simsiyah, saçları yağlı dört genç, zombivâri adımlarla girdi metruk binanın kapısından.

Ay, tanığıydı bu ve benzeri gecelerin karanlık sabahlarına.

Selda, Tolga’nın açtığı kapıdan girerken gözbebeklerindeki kendini tanıyamayacak kadar uzaktaydı ruhundan.

Sağa sola saçılmış envai çeşit eşyadan yer açılarak bir sehpa yerleştirildi salonun ortasına. Selda’nın alışkın bakışları altında hızla yerini aldı esrarı, kokaini, hapı… Bu arada geceye inat yüksek sesli çalınan müzik, zaten nefes nefes duman olmuş beyinleri hepten çürütüyor ritim ritm eritiyordu.

Fakat kimse bilmiyordu; kısacık ömrüne yüzlerce enkaz, binlerce yanlış sığdıran bir gencin, uçurumun önünde ölüme kafa tutarcasına salındığını. Ve hayat eşiğinin öte tarafına geçmesine ramak kaldığını.

**

Bir araba koşa koşa karanlığa sığınmaya çalışırken; deniz kenarında, tâkâti damarlarından çekilmiş bir yudum sessiz nefesin yalvarışını duymuyordu, şoför koltuğunda telaşla vites değiştiren sarhoşluktan uyuşmuş arkadaşı Tolga…

İnsan ki, ilâhi nefesten can bulmuştur. Ve bu yüzdendir kutsallığı, külli mahlûkattan üstünlüğü. Canı emanet etmiştir Yaratıcı kuluna. Ve bu yüzdendir uzuvların ahrette dile gelecek olmaları. Bu yüzdendir insanın en temize, en güzele, en iyiye lâyık olması. Ve bu yüzdendir gülün çamurla tezat oluşturması.

Oysa sahilde yatan bir vücut, bir insan vücudu öylesine bütünleşmişti ki kıyıyı döven dalgaların sürüklediği çöplerle; üstüne başına yapışan çamur bile göze batmıyordu.     

Gecelerin tanığı dolunay bu kez, kısa sarı saçları kırpık kırpık olmuş bir genç kızın solgun yüzüne yansıyordu.

Gözlerinin çevresi ve burnu kıpkırmızıydı. İki kaşının ortasında, yanaklarında ve alnında yaralar vardı.  Kollarında, bacaklarında, pörsümüş, cildinde; içi iltihap dolu sivilcelerin kaşınarak patlatıldığı zannını veren yaralar; Selda’nın donuk bakışlarını daha da korkunçlaştırıyordu.

Benzer manzaraları yüzyıllardır göre göre kanıksamış olsa da; tutamadı gözyaşlarını ay. Ve yıldız feryatlarıyla ıslanmış bir damla düştü Selda’nın gözbebeklerine. O an, can buldu geçmişin aksak siluetleri. Ve bir ruh el yordamıyla aramaya çıktı geçmişini.

“Sadece bir kere olan hiç olmamış sayılır” demişti bir arkadaşı. Martıların köpük köpük denize inip kalktığı, şehrin vapur düdükleriyle canlandığı saatlerde. “Öyleyse sadece bir kere yaşadığımıza göre yaşamadığımızı varsayabiliriz” diye cevaplamıştı Selda filozof bir edayla. Kendi paketini tereddütle cebine koymuş ama arkadaşının sardığını kararlılıkla alıp, yakmıştı. Soluduğu ilk duman karışırken metruk mekanın boğucu havasına; sersemledi. Ne olduğunu anlamadan bir daha içine çekti dumanı. Sigaranın ucundaki köz alevini artırırken; Selda, ikinci dakikada havalandığı hissetmeye başladı. İkinci saate girildiğinde, biranın kekremsi tadı yapışan damaklarındaydı ve beyninde zehir bulutları esrar krallığı inşa ediyordu. İşte konan ilk tuğlayla başlamıştı bir süreç. Ne esrar yetiyordu gayri ne hap ne amfetamin ilaçları… Çok derdi vardı. Dışarıdan ve ailesinden kaynaklanan. Fakat bunları paylaşabileceği bir ailesi yoktu. Annesi babası ve ablası kapasitesinin üzerinde beklentiler yüklemişlerdi omuzlarına. Sıkıntılardan kurtuluş yolunun sarhoş olmaktan, uyuşmaktan geçtiğine kanaat getirmişti zira, hayal dünyası gerçeklerden daha yumuşak ve özgürdü Selda’nın ufuklarında.

Esrarın ve hapın kifayet etmediği yerde, morfin lâzımdı. Daha fazla, her seferinde doz artırarak. Doz artırdıkça artıyordu, ağrıları, uykusuzluğu ve sersemliği, vücudundaki yaraları, kusmaları, bitkinliği, titremesi. Yâni, her şırınga darbesinin ardından biraz daha bağlanıyordu kendisine mal temin edenlere yani en yakınındakilere.

Lise çağlarındaki arkadaşlıkların olmazsa olmazıdır topluluklarına ad takmak. Kayıp benliklerini, emanet ve eğreti isimlerde bulacakları zannıyla arkadaşlıklarını etiketlendirir gençler.

Sonbahar rüzgârlarının yeryüzüne demet demet kupkuru yaprak armağan ettiği günlerin birinde, ikinci dersi üçüncüye bağlayan teneffüste; karar verdiler, dostluklarını aynı çatı altında isimlendirmeye.

Öncelikle baş harfler düşünüldüyse de; içlerinden biri fazla kulak tırmalayıcı bulduğu için harflerin onlarca kombinasyonu reddedildi. Sonra yine o aynı içlerinden biri çok sevdiği bir şarkıcıdan ilhamda biyolojik bir terim uygun gördü: ‘Otoliz’. Otoliz; hücrenin kendi kendini yiyerek kanser olmasıdır…

Her ne kadar grup içinde otolizi, baş harflerini eklemek sûretiyle değiştirmeye yeltenenler olsa da; yine o aynı birinin şiddetli çıkışlarıyla bastırmıştı muhalefetleri. Artık onlarında bir adı vardı: Otoliz.

Okul boşaldıktan sonra, duvarlarına ve hatta bütün sınıf tahtalarına yazıyorlardı otolizi. Daha fazla gidiyorlardı metruk ve ucuz barlara. Öğretmenlere ve ailelere daha fazla karşı geliyor ve bundan tatmin edilmesi imkânsız bir haz alıyorlardı. Delik deşik kollarını sergilemekten, okul tuvaletlerinde sigara içmekten ve uluorta alkol konuşmaktan imtina etmeden, herkese ve her şeye meydan okunarak geçen günler başlamıştı artık. Yetişkinler, “Bu parayı nasıl buluyorlar” diye düşünedursun; onlar, sipariş üzerine internet sitesi çökerterek kazandıkları paraları, ailelerinin verdiği limitsiz harçlıkla birleştirip; her seferinde daha fazla uyuşturucu madde alabilmek için didinirlerdi.

Aniden birkaç saat öncesini hatırladı. Çılgınca ve hesapsızca alıyordu maddeleri. İddiaya girmişlerdi Tolga’yla. Altın vuruştan sağ çıkmak üzere…

Gece anbean karanlığa gömülürken; Selda’nın boğazına düğümleniyordu söylediği yalanlar. Kendilerinden geçtikleri uyuşturucu partileri kare kare yapışıyordu gözlerine. Kafa sallayarak dinlediği şarkılar, nota nota sağır ediyordu kulaklarını. Bir vakitler, gırtlağından keyifle yuvarladığı hapların üzerinde kaymaya başladığını hissetti. Ciğerleri sıkışıyor, her nefesinde sanki şırıngaya hapsoluyordu. Toz toz yağan eroin, burun deliklerini tıkıyordu. Sonra, ayın gözyaşlarında nefes alamaz oldu ve çığlıklar gezinmeye başladı damarlarında. Paramparça olan hücrelerinden sızan irin okyanusunda dağıldı kalbi. Zihninden bir an bile gitmeyen acı hatıralar dağlamaya başladı gözlerini. Gökyüzü yıldız yıldız düşerken üzerine; Selda ağzından taşıp; çakıl taşlarına dökülen salyalar arasında, sarsıla sarsıla derin bir nefes aldı ama veremedi… 

                                                                          

10/1/2007

EĞİTİM BURSU ÖDÜLLÜ YARIŞMA

Anadolu Çınar Dergisi çatısı altında eğitim bursu ödüllü bir kompozisyon yarışması düzenliyorum. Ayrıntılı bilgi için Ebru Cengiz: 0312 232 39 19 (Anadolu Eğitim Kültür Ve Bilim Vakfı) ya da ebrucengiz06@hotmail.com dan şartname talep edebilirsiniz.

8/1/2007

DİKKAT

Yaptığınız yorumlarda ismini bildirirseniz veya ebrucengiz06@hotmail.com a bir kopyasını gönderirseniz sizinle temasa geçebilirim.

18/10/2006

ÜÇ-BEŞ HAZİRAN

Üç haziranı dördüne bağlayan gecelerde ayrılık yazılarına mı mahkûm edildi kalemim. Bir ayrılık yazısıyla başlayan, yaz ayları... İki bin beşin üç haziran gecesi yazmıştım ‘Son Veda Zamanı’nı. Ve bir yıl sonra tam da aynı saatlerde kaleme aldım ‘Hangimiz Suçlu’yu.

            Ayrılık yazıları, aslında yüzleşme satırlarıdır. En azından benimkiler öyle. Şayet son görüşme yapılıyorsa dostlar arasında; bütün kartlar açılır. Hiçbir şey gizli kalmaz o dakikalarda. Karşı tarafın kırılması korkusuyla saklanan ne varsa, biraz da acımasızca ifşa edilir. El altından sorgulama seansı da sayılabilir son görüşmeler.

            Son görüşmeler her zaman yüz yüze yapılmaz. Eğer bir taraf, nokta koymuşsa sürece; yapılacak tek şey; ilişkiyi defnetmektir. İlişkinin kapsamı neyse.. Dostluk ya da aşk.

            Ben hep haziranlarda kaybettim dostlarımı. Üç haziran geceleriyse; aramızdaki kılıç olmuştur dostluk yatağında. Elbette her şey o geceden ibaret değil. -Öncesinde geçen bol acılı ve ıslak günlerin son demi- daha uygun bir sıfatlandırma olsa gerek üç haziran gecelerim için.

            Tuhaftır; ‘Hangimiz Suçlu’yu, üç haziran gecesi yazdığımı beş haziran gecesi fark ettim. Başka bir yazı planı varken zihnimde; bu satırları karalamaya başladım hayat defterime.

            Genellikle öyle olmaz mı? Çok başka düşüncelerle çıkılan yolda, istikamet değişiverir. Adımladığımız yollara hâkim olamayız ân olur ki. Ve merhale merhale şekil değiştirir ilk gâyemiz. Yolun sonuna geldiğimizde; şaşırırız. Hedeflerimizin peşinde nefes nefese kalırken; umursamadıklarımızın veya planda olmayanların koynunda buluvermemiz kendimizi şaşırtıcı değildir de nedir!

            Gitmek nedir ey sevgili kâri? Sen, bana sor da ben söyleyeyim. Gitmek... Nereye, niçin, ne zaman, kiminle?

            Gitmek teması; Amerikan Edebiyatı’nın en bereketli malzemesi olarak kabul edilebilir. Gitmek temasının ve Amerikan Edebiyatı’nın en güzel buluşması; bence ‘Esirgeyen Gökyüzü’nde gerçekleşmiş, Paul Bowles’ın refakatinde. Orijinal adı; Sheltering Sky olan bu kitap daha ziyade film adı olan ‘Çölde Çay’ olarak bilinir. Kitapta Port Ve Kit’in omuzlarına yüklenmiş, yolculukların, gidişlerin, terk edişlerin, arayışların, kaybedişlerin, vazgeçişlerin, serzenişlerin yükü. Port ve Kit’i; turist değil seyyah oldukları ve bulmak için değil arayış içinde olmanın o acı verici zevkini tatmaya karar verme becerisine sahip oldukları, dahası içine doğdukları kültürü reddebilme cesareti gösterdikleri için severim. Yâni gitmenin içini tam anlamıyla doldurdukları için.

            Gitmek. Eğer beynini demir muhafazalar altına saklayıp; kapkalın simsiyah perdeler arkasına gizleyip çıkıyorsan yola; dünyanın öbür ucuna da gitsen boşuna. Aynı sen, aynı sen. Giderek küreselleşen ve kocaman bir köy olma yolunda koşar adım ilerleyen dünyada; marifet çekip gidebilme değil, omuzlarının üzerindekinin muhasebesini yapabilmektir. Yok illâ mekan değişikliği isteniyorsa; hiç bilinmedik bir yer olmalı. O yerde, daha önce hiç anısı olmamalı yolculuğa çıkan kişinin. O şehrin, sözlüğündeki karşılığını yeni kararlarıyla tamamlamalı. Kendi kendisiyle geçirdiği günlerin hâtırları doldurmalı o şehri. Kişi yalnız olmalı ki; kendi kendisini kayıramasın. Acımasızca sorgulayabilsin. Ve hiç tanımadığı bu yerde tanınmamanın rahatlığını yaşayabilsin. Mesela; sokak ortasında ağlayabilsin. Ancak, ‘Şu köşeden bi tanıdık çıkar mı?’ sorusunun rafa kaldırıldığı bir ortamda en tarafsız hesaplaşmalar yapılır. En objektif sorgulamalar, en gerçekçi yüzleşmeler...

            En mühim ve hayatî kararların arifesinde gidilmelidir. Zira, önemli kararlara karışmak isteyen çok olur etrafta. Herkes bildiğini söyler. Halbuki  gerçek, başkalarının ağzından çıkıp gelmeyecektir. Hakikat, yürekte yatar. Ama kalbin sesi kısık olduğu için; ancak, sessiz bir ortamda baş başa kalınarak anlaşılabilir. Yoksa, kalbin feryatları yitip gider insan selinin boğucu nefeslerinde. 

            Hayat yolunun virajlarına gelindiğine; bilinmeyen yerlere yalnız gitmelidir insan. Dedik ya, sadece yalnızlığın yanında dili çözülür utangaç yüreğin.

            Peki ya içsel yolculuklar? El mahkûmdur bu yolculuklara yalnız çıkmaya. Psikolog veya psikiyatr çare değildir bu gibi seyahatlerde. İnsan, kendi geçmişinin tozlu sayfalarının tozlarının gözüne kaçmasına razı, çevirmelidir ilk sayfayı. Ve yolculuk başlar. İlmek ilmek gün yüzüne çıkar, vaktiyle kapıların arkasına kilitlenen pişmanlıklar. Silüetleri canlanır, öldürmeye çalıştığımız hatıraların. Pek çok kişinin geri dönemediği bu yolculuklardan dönebilmek zorsa da; dönen artık değişmiştir. Çünkü gitmiştir. Dönüp dönmediğini zaman gösterecektir.

            İnsan bir kere gitmeye karar verdi mi; yollar sıralanır önünde. Kapılar birbiri ardına dizilir. Seçtiğin yol, onlarca ayrımı barındırıyordur arka sokaklarında, yürümeden bilemezsin. Açtığın kapıların arkasında neler gizlidir, girmeden göremezsin.

            Gitmek harekettir. Uçmaya yazgılı ruhu, çepeçeve kuşatan monoton yaşama direniştir. Başkaldırı becerisi, dur diyebilme cesaretidir.

            Yazılar da bir nevî gitmektir? En azından benimkiler...

            Yazının tabiatında vardır, isyan, direniş, hareket. Ve sayfaya düşen her bir harf, yeni virajlar çizer tekdüze ve çiğnenmiş yollarda. Kapalı kapılara işaret eder, merakın katledildiği iklimlerde.

            Ve yazarın doğasında vardır. Virajların en keskinini, yolların en engebelisini ve kapıların en ağırını tercih etmek...

            Yazmak gitmekse şâyet ve yazar da seyyahsa; bu yazı ve yazıcı söz konusu kriterlere uydu galiba.

            Ayrılık hazanlarının hüzünlerine bulanmış bir hâlde, başladığım bu serüveni, gitmenin terapi etkisiyle noktalarken; im düşüyorum beş hazirana. Elveda dediğim sonların ve merhaba dediğim başlangıçların anısına...

                                                                                                                     

 

        Ebru Cengiz

 

 

 

 

 

 

18/10/2006

BEŞİNCİ GLOKALİZASYON KONFERANSI

5.Glocalizasyon Konferansı, 58 ülkeden yaklaşık 400 katılımcının iştirakiyle 30 Haziran–3 Temmuz tarihleri arasında Ankara Sheraton Otel’de yapıldı.

            Üç günlük konferanslar silsilesini anlatmadan evvel, sıkça kullanacağımız –Glocal- kavramını açıklayalım.

            Glocal, global ve lokal sözcüklerinden türetilen bir kelime olup; -yerel özelliklerini yitirmeden, küresel düşünebilmek, davranabilmek- anlamına gelir.

            30 Haziran 2006 tarihinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek misafirlerine şehir turu yaptırdı. ‘Zafer Çarşısı (Belmek Sergisi), Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Aile Yaşam Merkezi, Harikalar Diyarı’nı gören konuklar tebrik ve takdirlerini dile getirdiler.

            Forum 1 Temmuz’da Açılış Konuşmalarıyla başladı.

            Glocal Forum Yönetim Kurulu Başkanı Büyükelçi David Kimche kısa açılış konuşmasında;  “ Benim inancım Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Hintli, Pakistanlı, İsrailli ya da Filistin’li olsak bile elimizi dostluk için uzatmalıyız. Karşı karşıya durmaktan kaçınmalı ve –öteki-ne saygı göstermeliyiz.” sözleriyle tolerans kültürünün önemini vurguladı ve ekledi: “Türkiye, Batı’ya açık tek Müslüman ülkedir ve -ılımlı İslâm-’ın en güzel temsilcilerinden biridir.”

            Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek Glocal Forum’u şöyle tanımladı: “Glocal Forum, kendisini dünyaya adamış bir sivil toplam kuruluşudur.” Konuşmasında, kendi ifadesiyle ‘Batı’nın demokratik ve insan merkezli yapısı’nın bilinçlere aşılanması gerektiğini belirtti. Duruşlarının “Sebebi ne olursa olsun tüm savaşlara, sömürgeciliğe, teröre, silahlanmaya ve çevre kirliliğine karşı” olduğunu ekledi.

            45 dakikalık gecikmeyle salona gelen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı R.Tayyib Erdoğan “Sadece kendinizi düşünüyorsanız; bu dünyada varlık içinde yokluk çekmeye mahkûmsunuzdur.” Diyerek Uluslar arası işbirliğinin zaruretine dikkat çekti. Bu ve benzeri organizasyonlara ev sahipliği yapmakla “AB Yolumuzun aydınlandığını” söyleyen Erdoğan, “Yüzyılların birikimi olan yanlış anlaşılmanın kökünü kurutalım” çağrısı yaptı.

            Açılış konuşmalarının ardından Gökçek, icraatlarını anlatan bir sinevizyon sunumu yaptı. Sonrasında “Avrupa Birliği” başlıklı oturuma geçildi.

Gökçek’ten başka, Viyana Kentsel Kalkınma Ve Ulaşım İdari Danışmanı Rudolf Schicker, Bulgaristan Sofya Belediye Başkanı Boyko Borisov, Fransa Lyon Belediyesi Uluslararası İlişkiler Şefi Charles Henri Malécot, Avrupa Komisyonu EuropeAid İşbirliği Ofisi temsilcisi Reinhard Junghannas, İtalya Ferrara Belediyesi Başkan Yardımcısı Alessandro Chiappini, Avrupa Yerel Kalkınma için bilgi derneğinin başkan yardımcısı Holger Kuhle ve AB Kültürlerarası Diyalog Yılı Raportörü Antras Matis konuştu.

Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra Medeniyetler İttifakına ihtiyacın arttığı ve Türkiye’nin eşbaşkan olmasında, jeopolitik konumunun çok büyük önem teşkil ettiği söylendi. Üç tarafı denizle çevrili Anadolu Toprakları, tarih boyu pek çok dine ve kültüre ev sahipliği yapmış olmasından dolayı, bugün dünyada yaşanan hemen hemen bütün kültürleri barındıran bir yapıya sahip. ‘Medeniyetler İttifakı’ mevzu bahis olduğunda Türkiye’den daha zengin bir başka ülke düşünülemez tabii.

Boyko Borisov, Avrupa Birliği’nin kültürel, dinî, etnik sınırları aşarak çok başarılı bir entegrasyon gerçekleştirdiğini vurguladı.

Andras Matis, 1992 yılında kurulan ve siyasi bir kurum olan Bölgeler Komitesi’nin 25 ülkede 317 üyesinin olduğunu, yerel ve bölgesel işbirliğine katkıda bulunmayı amaçladıklarını söyledi.

-1-

Konuşmacıların çoğu belediye başkanı olduğu için, konu döndü dolaştı şehirciliğe geldi. Melih Gökçek “Şehrin yönetimini konuşmak, demokrasinin ve medeniyetin geleceğini de konuşmaktır” sözleriyle yerel yönetimlerin önemini belirtti.

İdeal işleme şemasının –aşağıdan yukarıya yansıma- olduğunun altı çizildi. Mahallî idarelerin, daha demokratik bir yönetime ulaşma ve daha etkin bir yönetimin yapılandırılması ile vazifelerindirildiği belirtildi. Demokrasiye geçiş sürecinin sekteye uğramaması için, halka güvenilmesi gerektiği ve devletlerin yerel yönetimlere duyduğu güvensizliğin aslında halka duydukları itimatsızlığın bir yansıması olduğu söylendi. Ve konuşma “Yasal düzenlemeler, belli bir zihnî yönelişin tezahürüdür. Medeniyetlerin kadim değerleri şehirlerde hayat bulur” sözleriyle noktalandı.

Öğle yemeğinde Üç Tek Tanrılı Dinin Dinlerarası Diyalog Oturumu başlıklı bir konferans verildi. Kişisel bir sorunu nedeniyle programa davet edilen kardinal gelemedi. Dünya Yahudi Kongresi Politika Konseyi Başkanı Israel Singer, ve Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez konuştu. İsrael Singer: “Hepimiz aynı Tanrı’nın çocukları ve aynı peygamberin torunları olduğumuz için din adı altında savaşmak sahtekârcadır ve Tanrı’yı memnun etmiyor.” Dedi. Mehmet Görmez, Semavî dinlerin ilki olan Yahudiliğin, İsa’nın öğretileri Hıristiyanlığın ve ilahi dinlerin en –genci!- olan İslâm’ın kardeşçe yaşayabileceğini vurguladı.

Daha sonra ‘Kent Diplomasisi: Medeniyetler Arasında Köprü Kurmak’ konulu oturuma geçildi. Yunanistan Sağlık Bakanlığı Genel Sekreteri Ve Dünya Glocal Ve Şehirler Diplomasisi Enstitüsü Genel Sekreteri Aristidis Calogeropoulos başkanlığında, İtalya Bolonya Belediye Başkanı Adriana Scaramuzzino, Irak Bağdat Vali Yardımcısı Qasim N. Dhamen, ABD Filedelfia Eyaleti Belediye Başkan Yardımcısı Shawn Fordham, Filistin Yönetimi Nablus Belediye Başkanı Adli Yaish, Roma Belediye Başkan Yardımcısı Mariapia Garavaglia, Rusya Moskova Belediye Başkan Yardımcısı Valerji Yurievich Vinogradov, İsrail Rishon Le Zion Belediye Başkanı Meir Nitzan, Pakistan İslamabad Belediyesi Direktörü Momin Agha, Gallup Kurumu İdari Ortak Warren Wright konuşma yaptılar.

Aristidis Calogeropoulos: “Filistinliler Hamas’ı seçti çünkü İsrail’le yapılan anlaşmaları reddetmek istiyorlar.” dedi. Meir Nitzan öncelikle İsrail ve Filistin’in birbirleriyle uzakta buluşabildikleri için üzgün olduğunu belirtti ve ekledi; “Evet seçimlerinden ötürü Filistin halkı cezalandırılıyor fakat Nablus’da özel bir bedel ödemektedir.” Dünya’nın Filistin halkından demokratik demokrasi beklediğini söyleyen Nitzen konuşmasını bir Yahudi atasözüyle bitirdi: ‘Artık rüzgârı yok gemimizin.’ Valerij Yurievich Vinogradov, Moskova’da ellinin üzerinde inanç olduğunu fakat insanların uyum içinde yaşayabilmesi için ‘optimum bir ortam yaratılması’ gerektiğini söyledi. Qasim N. Dhamen; konuşmasına Hucurat Sûresi’nin 13. âyetini okuyarak başladı: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi halklara ayırdık, ta ki tanışasınız. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” Bu âyetle, halkların tanışması ve birbirine kardeşçe yaklaşması gerektiğinin önemini vurgulayan Dhamen, Irak Anayasası hakkında şunları söyledi: “ Mevcut anayasa bireysel özgürlükleri garanti altına aldı. Ve Parlamento kurulurken halkın menfaatleri göz önünde bulunduruldu.” Oturum, Warren Wright’ın sunduğu şu anket sonuçlarıyla kapatıldı: Müslümanlar Avrupa’nın en çok teknolojisini, sonra özgürlüğünü beğeniyor. Avrupalılar, Müslümanlar hakkında hiç bir olumlu düşünceye sahip değil.

Konferansın ardından Sana’a – Ankara Kardeş Şehir Anlaşması İmzalandı. Ve Geleneksel Glocalizasyon Konferansı Belediye Başkanları Toplu Fotoğraf Çekimi yapıldı.               

-2-

 

Kahve molasının ardından ‘Orta-Doğu Ve Kuzey Afrika’da Daha İyi Bir Performans İçin Yönetişim Reformları’ başlıklı panele geçildi. Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Frannie Léautier, Ürdün-Dünya Bankası adına Ortak Çevre Araştırma Merkezi Üye Fuad Malkawi, Yemen Sana Belediye Başkanı Yahya M. Al Shaibi, Glokal Forum Dünya Bankası İle İlişkiler Departmanı Sorumlusu Salvatore Nigro, Dünya Bankası Üst Düzey İşlemler Görevlisi Ronald MacLean-Abaroa, Üst Düzey Kent Uzmanı Gilles Pipien’in konuştuğu panelde -yönetişim- şöyle açıklandı: Yönetişim, bir şehirde yaşayan insanların kendi kendilerini yönetme kapasitesidir. Yönetişim kapasitesinin artırılmasında devlet dışı unsurların çok büyük rol oynadığı vurgulandı. Ve bunun yöntemlerinden biri olan –Geri Bildirim Yöntemi- üzerinde duruldu. Geri Bildirim Yöntemi, halka sunulan hizmetlerin anketler yoluyla ölçülmesidir. Katılımcılar, en önemli ve uygulanabilir yöntemin, -report card- metodu olduğu konusunda uzlaştı.

Aynı saatlerde III. Salonda –Glokal eŞehirler Ağ Programı 1. Bölüm- başlıklı panel vardı. Paralel gerçekleşen oturumun başkanı Computer Associates Başkan Yardımcısı Dr. Sotiris Pagdadis’ti. Diğer katılımcılar; Birleşik Arap Emirlikleri Dubai Belediyesi Genel Müdür Vekili Hussein Nasir Lootah, Tejari CEO Omar Hijazi, BM BM-HABİTAT Esas Ortaklar Ve Gençlik Bölümü Anantha Krishnan, Raunda Kigali Belediye Başkanı Kirabo Kacyira Aisa, EMEA Üst Düzey Yetkili Eric Butterworth, Moğolistan Ulanbataar Valisi Ve Belediye Başkanı T.S. Batbayar, Glokal Fprum Teknoloji Departmanı Yöneticisi Vasant-madhav Shenoy’du. Bu oturumda; Glocal Forum kapsamındaki, Glocal Şehirler arasında network tesis edilmesi karara bağlandı.

Akşam yemeğinden sonra, David Kimche’nin organize ettiği Tarkan konserine götürülen misafirler, halkın da rağbet ettiği eğlencede keyifli bir akşam geçirdi.

2 Temmuz saat 8.00 da, otelin Manolya1 Salonunda bir ‘Kapalı Çalışma Kahvaltısı’ yapıldı. Aralarında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Proje Yöneticisi Dr. Leyla Şen, Salvatore Nigro, Fuad Malkawi, Glocal Forum Yöneticilerinden Luca Bergamo’nun da bulunduğu 26 kişi, ‘Mena Bölgesinde Yönetim’ konulu bir oturum gerçekleştirdi.

 Saat 9.00da ‘Şehir İçi Çeşitlilik’ konulu bir oturum daha başladı. Başkan The Evens Müdür Neville Kluk, ana konuşmacı, (video mesajı yoluyla katılan) Birleşik Krallık Londra Belediye Başkanı Ken Livingston’du. Diğer katılımcılar; Hindistan Delhi Belediye Başkanı Farhad Suri, Fransa Marsilya Gençlik Politikaları Belediye Başkan Yardımcısı, ABD Akron Belediye Başkanı Donald Plusquellic, Viyana Iuav Üniversitesi Profesörü Giovanna Marconi, İtalya Floransa Gençlik Ve Uluslar arası İlişkiler Şehir Danışmanı Anna Soldani, Yunanistan Atina Şehri Bölge Danışmanı Eleni Zenakou idi. Suri, 15 milyon nüfuslu Delhi’nin dünyadaki bütün dinlerden mensup barındırdığını, sürekli göç aldığını söyledi. Göçmenlerin kolay uyum sağlamasını temin için anadillerini 2. dil olarak okuttuklarını ekledi. Abdullah, sağ kanadın göçmenlere karşı propaganda yürütmeye başladığını ve 1951 Cenevre Mülteci Konvansiyonuna aykırı yasalar çıkarıldığını söyledi. Mültecileri eritmek için uygulanan iki yöntemi açıkladı: 1) Asimilasyon 2) Çoğulcu yaklaşım. Londra’nın Müslüman bankacılığının merkezi olduğunu söyledi ve Müslüman koalisyonu kurulması için çağrı yaptı. Bütün konuşmacıların ortak mesajı! İnsanî ilişkiler, sosyal veya dinî sınırlardan üstündür.’

Bir sonraki oturum ‘Gelecek Biziz’ başlığını taşıyordu. Glocal Forum ABD Ve Urban Age Kurumunun Başkanı Tim Campbell yöneticiliğinde, Barışı Yapılandırma Birimi Yöneticisi Ve Gelecek Biziz Koordinatörü Benedetta Alfieri, Freetown Belediye Başkanı Winstanley R. Bankole Johnson, Wahignton DC Belediye Başkanı Anthony Williams, Addis Ababa Belediye Başkan Yardımcısı Sherif Osman Keri konuşma yaptılar. ‘We Are The Future’, dünya çocuklarının yaşam seviyelerini iyi şartlarda birbirine yaklaştırmayı gaye edinen bir projedir. Konuşmacılar, Bu Kigali, Nablus, Asmara, Addis Ababa, Freetown, Kabul gibi şehirlerdeki çalışmalarını anlattılar. ‘Give a little hope today!’ diyerek, bütün insanlara, ‘Bugün birine ümit ver’ çağrısında bulundular.

Öğle yemeğinde ‘Giderek Çözülen Dünyada Basının Rolü’. ‘konulu bir oturum düzenlendi. Gazeteciler Jane Corbin ve David Kennemer; basının , toplumları dağıtıcı etkisi olan fundamental akıma dâhil olmasının, olumsuz gidişatı hızlandıran etkileri olduğunda birleşti.

            Sonraki oturum ‘Genç Glokal Parlementosu’ isimliydi. Glocal Youth Parliament Yöneticilerinden Shmuel Merhav, Scout Movement Genel Sekreteri Dr. Eduardo Missoni, Wahington DC Belediye Başkanı Anthony Williams, izcilik ve Glocal Youth hakkında konuştular. İzcilik, fiziksel açıdan üstün erkek çocukların İngiliz hükümetine daha iyi hizmet edebilmeleri için yetiştirildikleri kamplardan ibaretti. Oysa bugün dünya çapında 10 milyonu kadın, 38 milyon izci var. İzciliğin Glocal Youth’un ilham kaynaklarından olduğunu Merhav’ın şu sözünden anlıyoruz: ‘İzcilik, dünyayı değiştirmekten ibaret, glokal bir harekettir.’ Missoni, glocal hareketin amacı ‘Daha iyi bir dünya nedir? Sorusunun cevabını bulmak ve –sürdürülebilir kalkınma-yı mümkün kılmak olarak açıkladı. Williams, glocal oyuncu olmak için şu üç koşulun yerine getirilmesi gerektiğini söyledi: 1) Herhangi bir konu üzerinde bir yıl araştırma yapmak. 2) Diğer Glocal Youth üyeleri ile bir arada bulunmak. 3) Yerel ve küresel anlamda eylemlere katılmak ve katılım sağlamak. Konuşmaların ardından sahneye üç bölüm halinde çıkan Glocal Youth üyeleri, kendilerini ‘Bugünün ortakları, yarının sahipleri’ olarak tanımladılar. Felsefelerini Mahatma Gandhi’nin şu sözüyle açıkladılar: “Bir şeyi istemezsen elde edemezsin.”

            Kahve arasından sonra ‘Youth Empowerment’ başlıklı oturuma geçildi. Türkçe’ye ‘Genç yaşta yetki almak’ olarak çevirebileceğimiz panelde, Glocal Forum Youth Program Yöneticisi Nell Derick Debevoise, Pristina Belediye Başkanı Ismet Beqiri, UNESCO Stratejik Plan Şefi Maria Helena Henriques-Mueller, UN-HABITAT Youth Şefi Anantha Krishnan, Uluslar arası Çalışma Organizasyonu Koordinatörü Maria Gabriella Lay, Youth Cities Yöneticisi Angela Romero, Asya Ve Orta Doğu Bölgesel Yöneticisi Tom Tauras konuştu. Hükümetlerin nasıl daha hızlı ve verimli iletişim kurabilecekleri, bilişim alanında ihtiyaç duyulan yenilikler ve gençlerin sosyal reformlara hangi yöntemlerle dâhil edilebileceği tartışıldı.

            3 Temmuz sabahı gerçekleşen ‘Kapalı Kahvaltı’da FAO ve WAF Cities Projeleri görüşüldü.

İlk oturum 9.00 da ‘Çok kültürlülük’ başlığı altında gerçekleşti. Gelişen teknolojiyle şehirlerin yakınlaştığı ve dünyanın artık global köyden başka bir şey olmadığı söylendi. Ve globalleşen dünyada huzurun glokalizasyondan geçtiği, bu bağlamda gazeteci sorumluluğunun ağırlığı hatırlatıldı. Bilgiye ulaşmanın kolay olduğu günümüzde mühim olan doğru bilgiyi aktarmaktır. Konuşmacılar, gazeteciliği gerçeği söyleme zanaatı olarak tanımladı. Gazeteciler arası bilgi akışının merkezden kenara olması gerektiği anlatıldı. Glokal Medya Merkezi’nin kurulması gündeme getirildi. Konuşmacılar karikatür krizine de değindi. Bunun İslam karşıtı bir olay değil, Müslümanların tepkisi ölçülmeden provake edilmiş bilgisizlik olduğu söylendi.  Çok kültürlü toplumlara en güzel örneğin Anadolu toprakları olduğu belirtildi ve Türk gazetecilerine ‘Glokalizasyona dâhil olun’ çağrısı yapıldı.

10.45 deki başlayan oturum Türkçe’ye ‘Barış Tesisi’ olarak tercüme edebileceğimiz ‘Peacebuilding’ başlığını taşıyordu. David Kimche’nin yönettiği panelde, Afganistan Kabul Belediye Başkanı Ghulam Sakhi Noorzad, Sırbistan Kikinda Belediye Başkanı Branislav Blazic, Israil Rosh Ha’ayin Belediye Başkanı Moshe Sinai, Nicosia Belediye Başkanı Mikhaelis Zamples, Kolombiye Bogota Belediye Başkanlığı Genel Sekreteri Luz Patricia

-4-

Gonzalez Avila, Hollanda Hague Belediye Başkan Danışmanı Chris Mos konuştu. Noorzad, sunduğu fotoğraf gösterisiyle halkının ne kadar barışa muhtaç olduğunu anlattı. Avila, Kolombiya insanının şiddete meyilli olduğunu fakat yeni uygulamalarla ülkeye barış getirildiğini söyledi. Blazic, dünyanın Kikinda’dan habersiz oluşundan yakındı. Sinai, İsrail’in çözüm yanlısı olduğu fakat Hamas’ın barış çabalarını baltaladığını söyledi.

Öğle yemeğinde Gökçek, misafirlerine basında çıkan konferansla ilgili haberleri gösterdi. Ve katılımcılar beğenilerini ifade ettiler.

5. Glokalizasyon Konferansı’nın 15.00 da başlaması planlanan son basın toplantısı 20 dakika geç başladı.

Glocal Forum Yöneticilerinin de hazır bulunduğu toplantıda, ortak hazırladıklar bildiriyi Melih Gökçek okudu.

Farklılıklardaki ortak yönler fark edilip; bireysel farklılıklar toplumsal bütünlük unsuru olarak değerlendirilmeli. Ortadoğu’da ‘Medeniyetler İttifakı’ merkezi ve Ankara’da ‘Çok kültürlülük’ merkezi kurulmalı. Kültürel bölünmeleri tetikleyici faaliyetlerin tesbit edilip; uluslar arası camiaya bildirilmeli. Rodrigez Ve Erdoğan’ın ‘Medeniyetler İttifakı’ girişimleri desteklenmeli. Sosyal, ekonomik kalkınma için yerel yönetimler arasında ittifak sağlanmalı. Belediye Başkanları pragmatik olarak iletişim kurup; dinî yorum olmadan anlaşabilmeli. Dünya Gençlik Barış Futbol Takımı kurulmalı. Glokal Medya Merkezi kurulmalı.

5. Glokalizasyon Konferansı’nın son basın toplantısı Melih Gökçek’in şu sözleriyle noktalandı: “Bizler, yerel yöneticiler olarak hükümetlerden daha iyi anlaşıyoruz. Aynı gökyüzü altında yaşıyorsak; inanç farklılıklarımızın ya da rengimizin hiç bir önemi olamaz. Umarız Belediye Başkanları arasındaki bu dostluk, hükümetlere de ilham kaynağı olur.”

        

                                                                                              Ebru Cengiz       

          

          

                                                                                                                 

 

Notlar-Notlar-Notlar:

*Forum yöneticilerinin hemen hepsi İsrailliydi. *Glocal Youth Parliement kapsamındaki gençler her ne kadar dünyanın çeşitli yerlerindenmiş gibi yansıtılsa da aslında hepsi Avrupa ülkelerinde yetişmişti. * ‘Peacebuilding’ konulu oturumda Kikinda savaştan kırılan şehir gibi anlatıldı. Oysa şiddetin asıl hüküm sürdüğü topraklardan hiçbir temsilci yoktu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-5-